Türk Coğrafyalarında Türk Kırmızısı Üzerine Erken Modern Araştırmalar ve Çalışmalar
(16-18. yüzyıllar)
1. Giriş
Türk Kırmızısı adıyla anılan Türk buluşu boyama sanatı tekniğinin bu tarih yazımına yalnızca uzun Türk tarihi değil, Avrupa-merkezli de yaklaşıldı ve Avrupa tarzı modernliğin endüstriyel evresi olması bakımdan 19. yüzyıl zemini esas alındı. Bu yüzyıl öncesi ve sonrası, Türk Kırmızısı Tekniği üzerine kısa bir tarih araştırması yaparak ‘geçmiş tarih’teki izinin peşinde olmak bu araştırma sürecinde bir doğal boyacı olarak heyecan verici oldu. Türk Kırmızısı’nın tarihteki belirgin ve kalıcı izini, boya, renk ve başka teknik unsurlarıyla doğal boyama tarihi açısından şimdiki zamanda gerçekleştirmek ve devam etmek heyecanlı olduğu kadar, aynı zamanda sorumluluk gerektiren bir çalışma sayılmalıdır. İnsan toplumları ve onların yaratmış oldukları medeniyetlerin gelişimi tarihi düşünüldüğünde Doğal Boyama Sanatı ve Teknikleri bir tarafa, Türk Kırmızısı Boyama Tekniği İnsanlığa Türklerin buluşu olarak armağan edilmiştir. Bu yazı, bir renge ulus adının verilmesinin hikâyesi kadar, çağlar boyu bir Türk-Avrupa ilişkileri bağlamında onun bilim ve teknolojisinin hikâyesi olarak da yorumlanabilir. Renk tarihinde Prusya Mavisi, Sakson yeşili, Macenta kırmızısı, Fransızcadan alıntı Turkuaz da denilen Türk Mavisi gibi başka ulus/yer adlarına rastlanır. Ne var ki ‘Türk Kırmızısı’ her açıdan farklıdır, zira boya teknikleri çok çeşitli yollarla ve ilişkilerin boyutlanıp karmaşıklaşmasına da bağlı olarak kültürlerarası alış-verişli olarak biçimlenir. Ulusal karakteristiklere de kavuşmuş doğal boyama teknikleri ise kuşkusuz çeşitlidir.
Bu yazı dizisinin “Türk Kırmızısının İzinde (1)” başlığını taşıyan ilk yazısında[1] neden kırmızı sorusuna cevap aramış, sanatkâr atalarımızın Orta Asya ve Anadolu’da, yaşadıkları tüm coğrafyalarda boya üzerine geliştirdikleri bilgi ve becerileri sonucunda yarattıkları ve boyacılık sanatındaki en üst seviye olarak kabul edilen, binlerce yıl parlaklığını ve sabitliğini koruyan, dünyaya nam salmış Türk Kırmızısı Tekniğine bir giriş yapmıştım. Bu ikinci yazı ise Türk Kırmızısı Tekniği üzerine Türk ve yabancı boya kimyacılarının çalışmaları ile bu tekniğin günümüzde bilinmesinin ve uygulanmasının önemi üzerinde durularak kurgulanmıştır. Türk Kırmızısı Tekniğinin değerinin yeniden öne çıkartılması gerektiğini bende düşündüren ve bu çalışmanın çıkış noktası olarak gördüğüm birkaç makro sebep şöyle sıralanabilir:
21. yüzyıl dünyasında iklim değişikliği, çevresel bozulma ve kaynak kıtlığı gibi küresel sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bilinen bir gerçektir. Buna bağlı olarak yaşam kaynaklarımızın azaldığı/sınırlandığı/kısıtlandığı bu yeni yüzyılda, doğaya ve çevreye, doğal kaynaklara en fazla zarar veren tekstil endüstrisinin Yeşil Üretim arayışları da sürmekteydi. 20. yüzyıldan itibaren artan nüfusla beraber yoğun ve hızla dünyayı sararak Hızlı Moda diye adlandırılmış düşük kaliteli ve kullanım süresi sınırlı kullan-at ürünlerin de çevreye, insan sağlığına verdiği zararlar artık birçok yönden tartışılmakta. Bu Hızlı Moda akımına karşı ise çözümler ve ayrıca sunulan öneriler arasında ise daha yüksek kalitede, uzun ömürlü kullanımı olan ürünleri hedefleyen Yavaş Moda anlayışı görülmekte; desteklenmesi gereken Yavaş Moda anlayışının hayata geçirilmesi için çalışmalar yoğunluk kazanmaktadır. Kut Kaya Sanatı olarak deneysel çalışmalarım ve doğal boyacı kimliğimle önem vererek bu anlayışla yaptığım araştırma, deney ve deneyimlerimin sonuçlarının doğal boyalı tekstil üretim sürecine ufak bir katkısı olursa, ne mutlu. Şöyle ki, doğal boyacılık sanatında haslığı en yüksek seviyede olan bu değerli tekniği,İngiliz kimyager Sir Edward Thorpe’un “… bir neslin derin bilgisi bir sonrakinin teknolojisinin bir parçası hâline gelir”[2] yargısını göz önünde tutmak yahut canlandırmak bir bakış açısı oldu. Bu bakış açısı, günümüzün / geleceğimizin gelişen teknolojisinde çalışan araştırmacılara, Türk Kırmızısı Tekniğini tekrar hatırlatmak ve anlatmak için değerli bir itici güç olmuştur.
Doğal boyalı tekstil üretim süreçleri açısından doğal kaynakların en verimli şekilde kullanılması[3] ve ürünün uzun ömürlü olması esas alındığında, pamuklu elyafa Türk Kırmızısı Tekniğinde uygulanan bazı malzemeler ve adımların diğer boyar bitkilerle boyanması durumunda en yüksek haslık derecesine erişimi sağlayacağını deneyimlerinden edindiğim bilgiyle rahatlıkla söyleyebilirim. Kısaca değinmem gerekirse, bu teknikteki yağlama, gübreleme, defalarca gölge ve güneşte kurutma, parlatma gibi bazı adımların ve kullanılan malzemelerin uygulanması ve daha az miktarda metalik mordan (şap, demir sülfat, bakır sülfat) ve boyar bitki kullanılması haslığı yüksek ürünlerin elde edilebileceğini gösterdi. Doğal boyacılıkta, boya banyosundan önceki adımların ve yardımcı etken doğal malzemelerin her bir boyar bitki için ayrı ayrı değerlendirilerek titizlikle yapılması gerektiği, boyalı ürünün haslığına büyük katkı sağladığı söylenebilir. Böylece Anadolu’daki eski boyacı ustalarının yardımcı doğal malzemeleri neden sıklıkla ve yoğun bir şekilde kullandıkları daha anlamlı hâle gelir.[4]
2. Türk Kırmızısı Üzerine Türk Coğrafyalarında İlk Modern Avrupalı Araştırmalar ve Çalışmalar
Bu bölümde uluslararası bilim tarihi ve bu noktada Türk ve yabancı Boya Kimyası Tarihi literatürüne mal edilmiş Türk Kırmızısı ve Türk Kırmızısı Tekniğinin Erken Cumhuriyet Dönemi Türk bilginlerinden mensucat kimyacısı Hasan Sabri Atayolu ile arşivci ve aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nda genç bir subay olarak savaşmış Kamil Kepecioğlu’nun bilimsel yazılarına yer özellikle yer ayrıldı. Her ikisinin de bilimsel yazılarından ve kitaplarında öne çıkan ana kaynakların en erken tarihlisi M. 1456 yılına tarihlenen Bursa Şeriyye Siciller’dir. Bu çalışmada, Atayolu ve Kepecioğlu’nun atıf kaynakları da izlendi ve araştırıldı; Avrupa Aydınlanmacıları’nın, özellikle gezgin edebiyatlarından doğa bilimcilerinin kitaplarına uzanan bir hatta onların Türk Kırmızısı üzerine bilgi, belge ve değerlendirmeleri üzerinde duruldu.
2.1. Hasan Sabri Atayolu, Kâmil Kepecioğlu ve Türk Kırmızısı’na dair Avrupalı Erken ve İlk Tespitler
Cumhuriyetimizin kurulduğu ilk yıllarda Mensucat Kimyageri Hasan Sabri Atayolu, “Boyacılık Tarihinde Türkler”[5] makalesinin ‘Türklerin boyacılık sanatına hizmetleri’ bölümünde Türklerin boyacılık sanatında gösterdikleri hizmetleri 1456’dan itibaren Bursa Mahkeme-i Şer’iyye Sicilleri’nde görebileceğimizi, Osmanlı egemen sahası itibarıyla belirtir. Bugünden bakıldığında, bu mühim Siciller’le Bursa’nın tarihî İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biri olduğu da tescillenir. Bu sebeple, Atayolu, Bursa’nın ve Siciller’in kayıt tarihi esas alındığında bile Osmanlı öncesine de götürülebilecek ve fetihten sonra da sürerek (1326) Türk tekstil sanayiinin tarih yazımı ve bu çerçevede toplumsal ve iktisadî hayatın biçimlenişleri bakımından son derece değerli, tam bir aynası olduğunu ifade etmiştir.
Atayolu, bu çalışmasında 1641 (bk. dipnot 4, (1)) yılına kadar boyacılık mesleğinde özellikle Türk ve Müslümanların çalıştıklarını ifade etmiş ve Türklerin bu sanatı evvelden beri bildiklerini ve hatta bu yolda muazzam bir teşkilât bile vücuda getirdiklerine göre Osmanlı Türklerinin boyamacılığı sonradan, yerleştikleri yerde öğrenmeyip Orta Asya’dan öz sanatları olarak getirdiklerini kaydetmiştir. Kökboya’dan elde edilen Türk Kırmızısının 1519 tarihli Bursa Şer’iyye Sicillerine göre (bk. dipnot 4, (2)) Bursa’dan Edirne’ye iki boyacı ustasının gönderildiği kaydından hareketle boyacılığın Edirne’ye hangi tarihte geçtiğinin de bu Sicil’le anlaşıldığını belirten Atayolu, böylece Türk Kırmızısının Avrupa’ya geçiş yollarından birinin de ilk defa tespit edildiğini vurgulamıştır.
Kimyager Atayolu, aynı makalenin “Türk Kırmızısı” bölümünde Anadolu’dan Teselya’ya, yani Bursa’dan Edirne’ye ve Balkan Yarımadası’ndan Fransa’ya ancak bu ülke ile ilişkilerin de farklı yönlerde gelişmesine bağlı olarak Türk Kırmızısı bilgisinin ve boya tekniğinin 18. yüzyılda nasıl geçtiğinin bütün teferruatı ile hem Türk hem de yabancı Avrupalı çağdaş eserlerden takip edilebileceğini belirtir. Hasan Sabri Atayolu Türk boyacılık tarihini ve Türk Kırmızısı serüvenini ilk defa 1934 yılında kaleme alan kişidir. Aynı makalesinde Atayolu, özellikle referans olarak bir isim verir ki, ‘Türk Kırmızısı’nın sınır aşarak Avrupa’da bilinirliği açısından anılmaya değerdir. Nitekim Atayolu, Türk Kırmızısı tekniğinin Avrupa’ya yayılmasında önemli bir atlama taşı bölge olarak Teselya’daki Türk Kırmızısı varlığını Alman oryantalist, Aydınlanma aydını Jacob Philipp Fallmerayer’in (1790-1861) 1845 yılında yazdığı eserde ortaya koyduğunu da kaydeder. Türk Kırmızısı’nın Edirne ve İzmir ile beraber Teselya’nın da, kökboya bitkisinin yetiştirildiği ve bununla kırmızı boyanın yapıldığı esas merkezlerden biri olduğunu da Atayolu ayrıca vurgulamıştır.
2.1.1. Teselya ve Jacob Philipp Fallmerayer’in Kitabı
Fallmerayer, Teselya’daki Türk boyacı varlığını Fragmente aus dem Orient / Doğu’dan Fragmanlar adlı ve aynı zamanda günce formunda bir seyahat kitabı da olan eserinin II. Cildindeki[6] “Selanik’ten Larisa’ya Yolculuk. İki ay Teselya’da kalış” adlı bölümünde vermiştir. Bu bölüm üzerinde daha geniş durmak yerinde ve ilgi çekici olabilir.
21 Aralık 1841 yılında Selanik’ten ayrılan yazar, Teselya’yı araştırmak için “ülkedeki hiç bir yer Tırnova’dan daha uygun değildir” diye belirtmiş, şehrin II. Murat zamanında sancak beyi olan Turhan Bey tarafından, İstanbul’un fethinden 30 yıl önce 15. yüzyılda kurulduğunu ve 19. yüzyıla kadar Turhan Bey’in ailesi tarafından yönetilip imar edildiğini yazmış ve bir zamanlar çok sayıda Türk iplik fabrikasının ve boyahanenin varlığından da bahsetmiştir. Seyahatini gerçekleştirdiği tarihte (1845), aynı zamanda tanık da olarak Tırnova’da hâlâ 40 kadar Türk ailenin yaşadığını belirten Fallmerayer, sözlü gelenek yoluyla “bugün bile nesiller boyu Turhan Bey’in adının unutulmadığı”nı ve onun zamanında yapılanları da eserinde açık yüreklilikle şöyle anlatmıştır:
“Tırnova, Osmanlı İmparatorluğu’nun her şehrinde gördüğümüz Avrupa mimarîsine yakın bir mimarî tarza sahiptir. Sokaklar çoğunlukla geniş, düz ve zarif bir şekilde dik açılarla kesilmiştir; bunlar büyük taşlarla ustalıkla döşenmiş, hatta dik yolların ortasından açık kanallar bile geçmektedir (s. 215) …
“Avrupa’da yaygın olan kök boya, zeytin ve potasyum bitkisidir. Ancak bu renkli otların bu bölgeye özgü olduğu benim düşündüğüm kadar uzun bir geçmişe sahip değil, 15. yüzyılın başlarında Türkler tarafından ülkeye getirilmiş, bu durum en iyi Tırnovo’da biliniyor. (s. 221) …
“Doğanın tarımın gelişmesi için donattığı Tırnova, bir üretim merkezi hâline geldi ve zenginliği zamanın modanın ve sanayiin değişmesiyle şekillendi. İngiliz hayal gücü, kimyanın ilerlemesi ve çöküş dönemindeki yaşam sanatlarına karşı bencilce duyarsızlıklar Tesalya’daki Tırnova, Ampelia ve Selanik‘in büyümesini mahvetti. Herkes, yaklaşık 4.000 kişilik bir nüfusa sahip olması nedeniyle, yalnızca komşu illerde değil, aynı zamanda komşu ülkelerde de yalnızca kırmızı boyalı Türk pamuk ipliğinin Ampelia’da eğirildiğini bilir. Zürih başta olmak üzere Batılı Hristiyan ülkelerden de, özellikle Almanya’dan talep geldi. Peşte, Viyana ve Leipzig “Türk” iplik ticaretinin başlıca merkezleriydi ve uzak diyarlardan Teselya’ya inanılmaz miktarlarda paralar akıyordu. … Teselya’nın toprağı değişmedi; o zamanlar olduğu gibi bugün de her yıl 3.000 balya pamuk üretiliyor. Dokuma, eğirme ve boyamada el emeği ile Kuzey Teselya‘da çalışma ve kazanç aşkı da elli yıl önce olduğu gibi aynı kaldı. (s. 218) …
“Turhan Bey, boyama bitkileri ve bunların paha biçilmez yetiştiriciliğinin yanı sıra, ipek, pamuk ve adi yapağının kârlı bir şekilde işlenmesiyle ilgili diğer becerileri de Teselya’ya getirdi. Ve Tırnova yeni floranın ve yeni parfümeri sanatının merkezi ve gözde referansı olmasına rağmen, zeki fatihin yaratıcılığı tüm ülkeyi dikkatle kuşattı. Bira fabrikaları, ithalat barakaları, kuyular, dükkânlar, hamamlar, ince iplik yıkama yerleri, değirmenler, kiliseler ve okullar, çoğu bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. Tarlalarındaki ipek yapraklı beyaz dut ağacının Selanik’te, Edirne çevresinde ve hatta Bitinya’daki Bursa yakınlarında ekilen ağaçtan daha eski olduğunu düşünen Tırnovalıların ayrıca, eğirme ve belirli geleneksel ipliklerdeki zanaatkârlığını da görebilirsiniz. İpekböceğinin işlenmesi ve bakımındaki incelikler, Levant’ın tüm bölgelerinde Teselya’ya atfedilmiştir; çünkü ürünlerinin daha yumuşak ve mükemmel olması nedeniyle, bu incelikler inkâr edilemez. …
“Turhan Bey sıradan bir asker değildi, yüzyıllarca mükemmelliği ve dehası devam eden beşinci nesle bile tükenmez bereketli refah kaynakları açan ender ve ayrıcalıklı insanlardan biriydi.” (s. 224) [7]
Onun bu pasajlarından hareketle, modern Yunanistan’ın Teselya’daki Tırnova ve Ampelia’nın kökboya yetiştiriciliği ile beraber ipek, pamuklu ve yün ipliklerin eğrilmesi, dokunması ve Türk Kırmızısı tekniği ile boyanması bakımından ileri seviyede olduğunu, bir hat olarak düşünüldüğünde Tırnova – Ampelia ürünlerinin Budapeşte, Viyana ve Leipzig’e yapılan ticarette dönemin Orta Avrupa Alman ve Avusturya Krallığının batısında en önemli merkezleri hâline geldiğini öğreniyoruz.
2.1.2. Kamil Kepecioğlu ve Bursa Şer’iyye Sicilleri ve diğer Osmanlı Evrakı’ndan Saptamaları
Boyacılık konusunda Bursa Sicilleri’ni ilk inceleyen bir diğer kişi ise Türk tarihçi ve arşivci Kâmil Kepecioğlu’dur (1878-1952)[8]. 1942 yılında yazdığı “Bursa’da Şer’i Mahkeme Sicillerinden ve Muhtelif Arşiv Kayıtlarından Toplanan Tarihî Bilgiler ve Vesikalar” makalesinin[9] “Bursa’da Boyacılık” bölümünde, Bursa’da boyacılığın güçlü bir teşkilâtlanmayla yürütüldüğünü belirterek arşiv kayıtlarından hareketle, İran’dan Bursa’ya ipeklilerin boyanması için getirildiğini, İstanbul’un fethinden sonra ise Osmanlı Sarayı’na ait keçelerin ve donanmanın alay sancaklarının Bursa’da boyandığını belirtmiştir. Kepecioğlu, Bursa’da boyacılığın teşkilâtlandırılmasına dair Siciller’den şu bilgiyi aktarmaktadır:
“Boyacılar esaslı bir teşkilâta bağlı olarak kısımlara ayrılmış ve her cins boyanın mütehassısı başka olduğu gibi boyanan eşyanın cinsine göre de boyacıları ayrı idi. İpek, ibrişim ve ipekten mahsul kumaşlarla bez, keten, aba ve keçenin boyandıkları boyahaneler başka başka idi. Yani boyahaneler renklere göre ve boyanacak eşyaya göre ayrılmakta idi. Her cins boyacının zapt ve rabıtları için boyacıları Kethüda[10]=Şeyhi, kullandıkları boyanın nev’ini ve cinsini tayin eden Yiğitbaşı’sı ve sanatın tamamı ile erbabı ve mütehassısı bulunan Ehli hibresi eksperleri vardı.”[11]
Kepecioğlu ayrıca dönemin Başvekâlet arşiv vesikaları içinde 24 Ra 1216 (M. 3 Eylül 1801) tarihli bir belgeye göre Tırnova’ya gönderilen buyrultuyu naklederek, boyacı ustalarının hemen hepsinin Türk ve Müslüman olmalarının dikkate değer olduğunu belirterek, Teselya’daki üstad başının ve yardımcısının ücretlerini ve bunların hangi muhasebe kaleminden ödeneceğini ve bu ödemenin ise padişah buyruğu ile verildiğini yazmış ve boyacılığın son yüzyıllara kadar Türk ve Müslüman yapısına dikkati çekmiştir. Tüm bu sicil kayıtlarından da anlaşılacağı gibi Boyacılık mesleğinin mükemmel bir şekilde yürütülmesi ve sürdürülmesi, Atayolu ve Kepecioğlu’nun muhteşem ve çok güzel diye niteledikleri, Ahilik teşkilâtının disiplinine de bağlanmaktadır.
Ahilik ve teşkilâtını kısaca ve özü bakımdan Anadolu’daki esnaf ve sanatkârlar birlikleri olarak niteleyen Faruk Andaç,[12] bu yüksek ve karmaşık kurumun Orta Çağlara da dayanan kökeni itibarıyla yerleşik töre ve törenleriyle Anadolu Türklerine özgü bir kuruluş olduğunu, Ahilerin sanat ya da meslekleri için gerekli hammadde tedarikinden başlayıp hammaddelerin işlenmesine ve satışına kadar her şeyin kurallara ve normlara bağlanarak üretici-tüketici arasında ve esnaftan esnafa, kalem kalem, kendi aralarında rekabet, haset ve kavga gibi sürtüşmeleri ortadan kaldırmaya da dönük, kâr anlayışının da aslında ötelenerek işleyen (dolayısıyla henüz geleneksel) bir yapısı olduğunu ve bu teşkilâtın kurmuş olduğu sağlam, meslekî ve ahlâkî düzenin ise birbirine bağlılık ve yardım duyguları ile sürdürüldüğünü belirtir.
13. – 20. yüzyıllar arasında, birikimli bir geleneğin gücünde büyük bir disiplin ve kurallarla kendi bilimsel teknik katkılarını ekleyip geliştirerek yürütülen Osmanlı Sahası Türk Boyacılık Sanatı ve Zanaatı, Türk boya kimyageri Mustafa Harmancıoğlu’nun 1955 yılında yayımlanan doktora tezinde de belirttiği üzere “… esaslı bir teşkilâtın sıkı bir kontrolüne tâbi olarak ancak belirli kimseler tarafından icra ediliyordu. Bunun sonucunda ise değerli mamuller elde ediliyor; Türk boyası ve Türk mamulleri her tarafta ısrarla aranıyordu. Bu bakımından memleketimiz gerek yetiştirdiği boya bitkileri ile gerekse boyacılık sanatı ile cihanda üstün bir şöhrete sahipti.”[13] Bu tespitler, sıkı bir kontrol ve disiplinin hâkim olduğu, çıraklıktan ustalığa uzanan süreçlerin kurallara ve törenlere de bağlandığı bu teşkilâtlanmanın ve boyacıların üstün yetenekleriyle Türk boyacılık sanatının yüzlerce yıl nasıl yaşatıldığını, ortaya muhteşem bir teknikte, solmaz ve parlak eserler çıkardıklarının da izahı olabilir.
17. ve 18. yüzyıllarda Batılılara atıfla boyama sanatı bakımından “peşlerinden koştukları sır” diye anılan Türk Kırmızısı Tekniği, şayet bir sır olsaydı, 1765 yılında Fransa Hükûmeti’nin isteği üzerine, İstanbul sefiri vasıtasıyla Osmanlı hükûmetinden esaslarını alamaz[14] ve tarifini de bir Mémoire’da[15] ilân edemezdi.
Fransız hükûmeti bu tarifi, vaktinde yayımlamıştır. Döneminin saygın bir Fransız kimyageri olan C. L. Berthollet (1748-1822) de, yaklaşık 30 yıl sonra 1791 yılında yazdığı Éléments de L’art de la Teinture / Boyama Sanatı’nın Unsurları kitabında[16] bu resmî Mémoire’a “Edirne’den gelen kırmızı pamuğun eğrilmiş pamuk üzerine boyanması işlemini içeren” alt-başlığında (Resim 2.) atıf yapmıştır. Berthollet 1765 yılına tarihli talimatnameden bahsederek, geçen 30 küsur yılda boyahane işletmelerinin ve imalatçıların teknik açıdan tam olarak başarı elde edemediklerini, az çok mükemmel bir şekilde başarıyı yakaladıklarını, Fransa’daki farklı atölyelerde Türk Kırmızısı’nı uygulamada başarılı tariflerinin ise gizli tutulduğunu kaydediyordu. Birinci ağızdan bu tanık bilgi, yani hiç de sır olmadığı bilgisi, Avrupa’nın Türk Kırmızısı’nın özelliklerine vakıf oldukça atölyelerin ve boyahanelerin ulusal ve Avrupa pazarında iç rekabet meselesi olması açısından ironik bir durumdur.

Resim 2. Mémoire’ın kapak sayfası. Kaynak: http://gallica.bnf.fr.
Türk boyacı sanatkârlarının bu tarifin sır kalmasını istemelerinden çok, Ahi teşkilât disiplininden ve yapısından kaynaklı olarak, mesleğe ve Türk Kırmızısına dönük duyarlı, özenli, titiz tavır ve bakışlarına ve tutumlarına bağlanabilir.
2.2. Aydınlanmacı bir Alman Gezgin Bilgin: P. S. Pallas ve Çarlık Rusya’sında Türk Kırmızısı Gözlemleri (18. yüzyıl)
18. yüzyılda Türk Kırmızısı boyacılığı, yalnızca Anadolu ve Teselya’da yapılmıyordu. Bir başka Türk bölgesi olan Astrahan’da da yapıldığını Aydınlama çağı aydınlarından Prusyalı Alman kâşif, doğa bilimci Peter Simon Pallas’ın (1741-1811) Rusya Çarlığı adına hizmet ettiği dönemde, seyahatler dizisi olarak gerçekleştirdiği ve sonradan aslı Almanca basılan ve ardından Fransızcaya ve İngilizceye kısa sürede çevrilmiş olan yine bir günce formunda kaleme aldığı Travels Through The Southern Provinces of The Russian Empire, In The Years 1793 and 1794 / Rus İmparatorluğu’nun Güney Eyaletlerine 1793 ve 1794 Yıllarında Seyahatler – adlı eserinden öğreniyoruz.[17]
15. yüzyılda başlayan Coğrafî Keşiflerle kıta Avrupa’sının uzun Orta çağları sonlanıyor, 16. yüzyıldan 17. yüzyıla Rönesans’la varılıyor, nihayet 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’na erişiliyordu; Fransız Devrimi’nin entellektüel ve politik etkileri ise, ancak 19. yüzyılda hissedilecektir. Avrupa ulusları bünyesinde, her alandan Aydınlanmacı Bilginlerin ve aydınların kuvvetinde biçimlenen Aydınlama Çağı’nın temel ilkesi, ulaşılacak her bir yeni ‘bilim’ alanında inşa edilecek Yeni Bilgi’nin ancak deney, gözlem ve akılla aydınlatılan bilimsel yöntemler ve kesin doğrulara dayanan entellektüel bir kültürün egemen olması idi. Dinî baskılardan kurtulan Evren ve Dünya kavrayışı, Doğa bilimlerine olan ilgiyi artırmış Yeni Bilginin doğayı akılla bilimsel ilkeler ve yöntemlere dayalı olarak anlamak konusunda önemli gelişmeler kaydedilmişti. Tıpkı Pallas’ın 6 yıl sürecek olan Rusya’ya bilimsel keşif gezilerinde kendisine esas aldığı şu sözleri bu yeni bilimin gelişmesindeki tartışmasız anlayışı ortaya koymaktadır: “Bir doğa bilimcisinden beklenen tek şey araştırmalarındaki doğruluktur. Hatta başlangıçta pek bir fayda vaat etmeyen, sonradan çok büyük önem taşıyan keşifler bile vardır. Bu iddiayı doğa tarihinden daha iyi kanıtlayan bir bilim yoktur”.[18]
Pallas, Aydınlanma Avrupa’sından Prusyalı bir kâşif, coğrafyacı, jeolog, doğabilimci ve tarihçisi, zoolog, botanikçi, etnograf, dilbilimci ve taksonomistdir. Onun Prusya Kralığı’nın Halle ve Göttingen Üniversitelerinde tıp alanında başlayan eğitimi, doğa bilimine olan ilgisinden dolayı zooloji ve botanik alanına yöneldiğini göstermektedir. Pallas, genç yaşta bilim dünyasında yeni keşifleri ile dikkatleri üzerine çekmiştir. 1767 yılında Rusya Çariçesi II. Katerina’nın (1762-1796) daveti üzerine St. Petersburg Bilimler Akademisi’ne profesör olarak atanmıştır.

Resim 3. Kazan Tatarları. Resim kaynağı: T. de Pauly, Description Ethnographique des Peuples de la Russie. St. Petersburg, 1862, s. 38. Litografi tekniğinde yapılan levhanın alt metnidir: Dessiné par Ch. Huhn d’après les originaux de la Société géograpnique Impériale de Russie par Babikeff. Lith. par Winckelmann et fils à Berlin. (= Ch. Huhn tarafından çizildi. Babikeff’in Rusya İmparatorluk Coğrafya Cemiyeti’nin orijinallerine dayanmaktadır. Lith, Winckelmann ve oğlu tarafından Berlin’de yapıldı). [19]
1768 yılında Çariçe II. Katerina, Rusya Bilimler Akademisi’nden Çarlık topraklarındaki doğal zenginlikler, toprak yapısı, tarıma elverişli alanlar, insanlar ve hayvanlar arasında görülen hastalıklar ve yerel halkların tedavi yöntemleri, ipek böcekçiliği, arıcılık ve koyun yetiştiriciliği hakkındaki bilgilerin toplanması, minerallerin ve mineralli suların tespiti, her eyaletteki sanat, el sanatları ve endüstriyel nesneler ile yerel halkların örf-âdet, din, mezhep, dil, gelenek, anıt ve eski eserlerinin araştırılması, gezi bölgelerindeki astrolojik ve meteorolojik gözlemlerin yapılması ve yaşayan halkların mevcut durumunu bilmek ve tanımak maksadıyla Avrupa çapında bilim adamlarından oluşan heyetlerin toplanmasını istedi.

Resim 4. Pallas’ın 1768 ve 1774 yılları arasındaki seyahat rotası. Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/8f/Pallas-Travelmap.png
P. S. Pallas’ın liderliğinde bilim adamlarından oluşan gezi grubunda Ivan I. Lepechin,[20] Johan Peter Falk,[21] Johann Georg Gmelin,[22] Johann Anton Güldenstäd,[23] Johann Gottlieb Georgi[24] gibi büyük bilim adamları vardı. Bu isimler hem Pallas’la beraber hem de ayrı ayrı Çarlık coğrafyasında 6 yıl süren kapsamlı bir keşif gezisinin üyeleri oldular.
1768-1774 yılları arasındaki keşif gezisi 21 Haziran 1768 yılında St. Petersburg’dan başlamış (Resim 4.)’te gösterilen rotayı izlemiştir. Pallas, Moskova’dan Kazan’a, Samara-Orenburg üzerinden Hazar kıyılarına, Ural dağlarını aşarak Tobolsk’a, oradan 1771 yılında Altay Dağlarını aşıp İrtiş nehrinin akışını gözlemlemiştir. Bu sürede yine Omsk’a, Kolivan’a daha sonra ise Tomsk’a doğru yola çıkarak Krasnoyarsk şehrine varmıştır. 1772 yılında ise İrkutsk’a doğru yola çıkmış, Baykal Gölü’nü geçerek Oudinsk, Selinguinsk ve Kiakta’ya ulaşmıştır. Artık o, İngoda ve Argun nehirlerinin sınırındadır; Amur Nehri’ne varmış, 1773 yazını güney bölgelerde, Tara, Jaitskoi-Gorodok, Astrahan ve Tzaritzin’den (şimdiki Volgograd) geçerek, altı yıl bir ay süren seyahatini 30 Temmuz 1774’te St. Petersburg’a dönerek tamamlamıştır.
Pallas 6 yıl süren bu seyahatinde Çarlık Rusya’sı coğrafyasında yaşayan Türk ve diğer yerli halkların birçoğu ile karşılaşmış, onların örf, âdet, dil ve geleneklerini aktarmaya büyük özen göstermiştir. Seyahat notları arasında sıklıkla yöresel doğal boya bitkilerinin boyacılık sanatında nasıl kullanıldığına dair gözlemlerini de aktarmıştır. Boya bitkilerini tek tek Linnaeus sistemine göre isimleri ile tanımlayarak sık sık ilginç boya tariflerini de sayfalarına eklemiştir.
Pallas Kazan ve İdil havzasında bolca yetişen kökboya ve çivit ile boyama usûllerini de belirterek bölgenin yerli halklarının “çok sağlam” boya yaptıklarından bahsetmiş, Çuvaşlar, Mordvalar ve Tatarların koyu kırmızı renk için yoğurt otu köklerini (galium mollugo vd.) ve boyacı katırtırnağını (genista tinctoria) eskiden beri sarılar için kullandıklarını, kekiği (origanum vulgare spontaneum) açık kırmızılar, çivit ve huş ağacı yaprakları ve kabuklarını ise yeşil renk için “maharetli bir şekilde” uyguladıklarını notlarında yer vermiştir. Bu tür bir detayda lycopodium complanatumun (yer sediri) mordan olarak kullanıldığını da öğreniyoruz. Pallas, yine papatya, devedikeni (carduus heteropyllus), morvızık (serratula), kadife çiçeği, meşe ve huş ağacı kabukları, elma ağacı yaprakları ile birçok boya bitkisinin yerel isimleri ile beraber boyama tariflerini son derece sade bir dil ile aktarmış, köylülerin bu bitkileri ne zaman toplayacaklarını ve nasıl en iyi rengi elde edeceklerini çok iyi bildiklerini vurgulamış ve bu halkların boyamaya uygun ve tıpta faydalı bitkileri iyi bildiklerini de ayrıca not etmiştir.[25]
Bilgin ve kâşif Pallas, 1773 yılında Astrahan’da bulunduğu ilk seyahati ile ilgili kitabında[26] Türk Kırmızısı tarifini vermemiş; üç yıl sonra 1776 yılında, St. Petersburgisches Journal’da “Der orientalischen Art die Baumwolle mit Krapp åcht zu färben, wie selbige in Astrachan ausgeübt zu werden pflegt. (Astrahan’da yaygın olarak uygulanan, pamuğun kök boya ile boyandığı Doğu usûlü.)” (s. 18-29) başlıklı makalesinde yayımlamıştır (Resim 5.).
Pallas’ın Orta Asya ve Hazar kıyılarından gelen bu tarifi verirken, döneminde büyük ilgi uyandıracağını “Avrupalıların bu yüzyılda keşfetmeye bu kadar çabaladığı bu sır…” sözleriyle anlıyoruz. Bilginin makalesinde kökboya ve Türk Kırmızısı üretimi ile ilgili notları oldukça ayrıntılı ve özellikle Rusya’daki ticaret yoluna dair ile ilgili verdiği bilgiler bakımından da kıymetlidir:
“Astrahan’da kullanılan boyanın bir kısmı kara yoluyla Terek’ten Kislar yoluyla, bir kısmı da deniz yoluyla Derbent’ten Fars Gilan’dan gelmektedir. Her iki yerde de bitki, arazide bol miktarda ve mükemmel bir şekilde yabani olarak yetişir ve ayrıca doğada kazılarak da çıkarılır. Kökler genellikle bir tüy kalem kadar, hatta bazen bir serçe parmak kadar kalındır ve öz boyunca hoş bir soluk kırmızıdır; ancak kabuk genellikle çok ince ve önemsizdir. Terek’te taze toplanmış kökler halk tarafından, sert toprağa kazılan ve çokça ısıtılan bir çukura veya kaynar fırına yığılır ve fırının üstü kalın bir toprakla örtülür; fırın soğumaya başlayana kadar kırmızının kaynatılması, ardından köklerin çıkarılması (ikinci hatta üçüncü gün) ve serilmesi veya asılarak kurumaya bırakılması gerekir. Aynı uygulamanın İran’da da yaygın olduğu, bu kırmızılığın büyük bir kısmının Rusya’nın içlerine kadar taşındığı söylenmektedir.”[27]


Resim 5. St. Petersburgisches Journal. 2. 1776, Standort München, Bayerische Staatsbibliothek, Per. 83-2. Kaynak (sırasıyla) URL: https://www.digitale-sammlungen.de/en/view/bsb10613226?page=1, https://www.digitale-sammlungen.de/en/view/bsb10613226?page=26
Pallas St. Petersburgisches Journal’da verdiği bu Türk Kırmızısı tarifini, 20 yılın ardından 1793-1794 tarihleri arasında yaptığı ikinci seyahatine dair eserinde de bazı değişiklik, düzeltme ve eklemelerle tekrar yazmıştır.[28]
Pallas ve diğer bilginlerden özellikle Lepechin (: Lepehin) ve Falk, seyahat amaçlarından biri olan faydalı bitkilerin bilgilerinin toplanması ile ilgili büyük çaba sarf etmişlerdir. Asya’da yaşayan Türklerin boyacılık kültürüne ışık tutacağına inandığım bazı teknik ve gözlemlerin günümüz doğal boyacıların ilgisini çekecek kadar değerli olduğunu düşünmekteyim.

Resim 6. Çuvaş, Mordva, Çeremiş (Mari) kadınları. Çeremiş, Tatarların Marilere verdikleri addır. Litografi tekniğinde yapılan levhanın alt-metnidir: Dessiné d’après nature par Vialc. Lith. par Winckelmann et fils à Berlin. (Vlalc’ın yaşamdan çizimi. Lith, Winckelmann ve oğlu tarafından Berlin’de yapıldı). Kaynak: Th. de Pauly, 1862, s. 24-25. sayfalar arasında.
Lepehin’in 1768-1769 tarihli seyahatlerinin ürünü olan eserinin Almanca çevirisinin 1. cildinde, Cheremshan nehri çevresinde yaşayan Mordvalara[29] ziyaretinde, rengârenk giysileriyle Mordvaların bu renkleri nereden geliyor diyerek merak eder ve elde ettiği bilgileri 28 Ağustos 1768 tarihli notlarında şöyle anlatır:
“Söylenenlere göre güzel bir renk elde etmek için çok basit çeşitli renklendirici otlar bulmuşlardır. Güzel renk miraslarının tamamı kırmızı, mavi, yeşil ve sarıdan oluşuyor. Kırmızıya boyamak için Boyacının kökünü (Galium rubioides ve Galium uliginofum) kullanırlar, Çeremşan çevresinde çeşitli türleri bolca yetişir. Ama iş boyamaya gelince şu şekilde çalışıyorlar. Boyama için hazırlanan ipliği önce öğütülmüş yer sedirini (Lycopodium complanatum) suda kaynatarak mordanlama işlemi yapıyorlar, bu mordanlama 12 ilâ 14 gün sürer; İplik topaklanıp bozulmasın diye her gün ovalayıp ters çeviriyorlar. İplik kalınlaştığında durulayıp kurutuyorlar, ardından Boyacının Kökü (Galium, yani Yoğurt Otu) ile boyamak için kökleri önce ezip süzgeçten geçirdikten sonra tencerede kaynatıyorlar. Başka bir tencerede genç meşe kabuğunu kaynatıp kaynatılan boya suyuna karıştırıyorlar. Yünü bu karışımın içinde dört ilâ yirmi saat kadar bekletip sonra çıkartıyor ve seriyorlar. Bazen bu renklendirmeyi üç kez tekrarlıyorlar. Bu renklendirme yöntemine basit renk denir. Ancak katkı maddeleri içeren renk veya yapay renk bundan çok farklıdır ve aşağıdakilerden oluşur: Burada yosun kullanılmaz, bunun yerine yünleri genç çavdar otları ile mordanlayıp 1 kilo yün için bir ons şap koyarlar. Şapla yapılan bu suda yünü 12 gün bekletiyorlar; sonra ipliği çıkarıp kuruturlar; kuruyunca kırmızıya boyarlar. Yünü küçük bir fıçıya koyuyorlar, ezilmiş kırmızılığın tozunu üzerlerine serpip üzerlerine kaynar sıcak su dökerek ısıyı içeride tutmak için fıçı etrafına bez ve benzeri şeyler koyarlar ve yün yirmi dört saat içinde kaldıktan sonra onu çıkarıp durularlar; bunu üç kez tekrarlıyorlar.”[30]
Sarı renk için bolca bulunan Boyacı Katırtırnağını (Genista tinctoria), maviler için satın aldıkları çivit tozunu, karaağaç ve meşe külünden yapılmış güçlü soda kullandıklarını yazan bilgin, değişik bir mayalama yöntemi uyguladıkları gibi birçok farklı ve önemli detaya kitabında yer vermiştir. Falk, boyacı ustaların yeteneklerini şu sözlerle ifade ediyor:
“Bütün bu renklendirme biçimleri sadece pratik ve deneyime dayanmaktadır; Çünkü kullanılan malzemelerin tam içeriğine dikkat edilmemesine rağmen, bu boyama yönteminin ne kadar basit olursa olsun, yine de mükemmel ve kalıcı renkler ürettiğini söyleyebiliriz.”[31]
Johann Peter Falk’ın 6 yıl süren seyahatindeki notları 3 cilt hâlinde toplanıp tek kitap olarak yayımlanmıştır.[32] Eserin özellikle 2. cildindeki Botanik bölümü, hocası Carl Linnaeus’un eşey sistemine göre düzenlenmiş yerli halkların kullandıkları boyacılıkla ilgili tarifleri ve kullanılan bitki türlerinin kaydı bakımından önemlidir. Bilginin oluşturduğu Bitki Listesi’nin “Üçüncü Sınıf, Dört Stamenli Çiçekler Tetrandria L.” altında, 163. sıra numarasında yer alan kökboya notu (163. Rubia tinctorum. Lin. Syft. Pl. I. p. 309. Sp. E. Blackw. t. 326.) hem doğrudan konumuzla ilgisi hem de ilginç bir kurutma yöntemi bilgisini vermesinden ötürü aşağıda aktarılmıştır:
“Terek’te özellikle sağ veya dağ yamaçlarındaki çayırlık alanlarda yetişen yaygın, yüksek ve güçlü köklere sahip bir bitkidir. … Terek ırmağı kıyısındaki çayırlar ve dağ vadileri bundan dolayı sanki altüst olmuş gibidir, ama bitkiler tamamen yok olmamış, toprak altında kalan kopmuş dal ve uçlardan yeniden bol miktarda yetişmiştir. Hat üzerindeki Kazaklar ve Tatarlar komutanlarından dağlara çıkma izni alırlar. Toprak sahibi olan beylere haber verirler ve beyler de onlara bir iyilik olarak veya küçük bir hediye karşılığında belirli günlerde kazma izni verirler. Bir adam her gün bir pund tohum eker ve eğer iyi bir yer seçer ve çok çalışkan olursa, yarı kuru köklerin 2 punduna kadarını kazabilir.”[33]
Falk, kökboya köklerinin kurutulmasını ise şöyle eklemektedir:
“Çalışanlardan bir grup kökün işe yarayan kısımlarını ayırırken bir grup da kurutma işini üstleniyor. Bu işlemden sonra, küçük toprak çukurlarda çalı çırpıların, odunların yakılması ve kül ve kömürleşmiş hâle gelen sıcak çukura, yeni toplanan ve temizlenen kökboya köklerini atıp üzerini saman ve toprakla örtüyorlar. Kökler çok terliyor ve 4 saat sonra yarı kuru oluyor, böylece bozulmadan Kisliår’a getirilebiliyor. Daha sonra tüccarlar bunları açık havada tamamen kurutup, çuvallara koyup Astrahan’a taşıyorlar; burada 1 pud’un fiyatı 4-5 rubledir. Astrahan’dan alışveriş yapan Moskova üreticileri için 1 pud kökboya 7-8 rubleye mal oluyor.”[34]
Bu yöntemden yaklaşık yüzyıl sonra haberi olacak olan Fransız kimya profesörü Paul Schützenberger (1829-1897) Traité des matières colorantes: comprenant leurs applications à la teinture et à l’impression et des notices sur les fibres textiles, les épaississants et les mordants (Paris, Victor Masson et Fils, 1867) adlı kitabında (2. Cilt, s. 70, 78) Kafkaslar’da bu kurutma yönteminin benzer bir biçimde uygulandığını belirterek ayrıntılı olarak vermiştir. Kimyager Schützenberger, bu biçimde kurutularak hazırlanan kökboyaya Kafkaslar’da marena adı verildiğini ve Avignon Kökboya’sının iki katı kadar renklendirici madde içerdiğini de özellikle kaydetmiştir.
Aradan geçen yüzyıllık dilimde boya kimyası açısından Aydınlanma dönemi keşiflerinin hâlâ atıf değeri taşıdığını Schützenberger’in saptamasından anlamak mümkündür. Esas olarak bilginin Avignon Kökboyası’nı Kafkas Kökboyası ile mukayese etmesi önemlidir. 18. yüzyıl Fransa’sında kökboyanın en çok yetiştirildiği bölgenin Avignon olduğunu belirten Schützenberger, Avrupa’da da Avignon kökboyaları denilerek nam salmış kökboya yetiştiriciliğinin burada hangi tarihlerde başladığı ve başlangıçtaki kökboya tohumlarının kökeni hakkında da bilgi vermektedir. Nitekim onun kaydına göre, İsfahan’ın Culfa mahallesinden, Katolik bir Ermeni tarafından getirtilen tohumlarla 1767 yılında Avignon bölgesinde kökboya yetiştiriciliğine ve ekimine başlanmış, daha sonra burasının Fransa’nın kökboya yetiştiriciliği ve boyahaneleriyle de ünlü önemli bir merkez hâline geldiğini yazmıştır. [35]

Resim 7. Profesör Pallas, 1793-1794 yıllarında Kırım yarımadasına yaptığı seyahatinde, Nogay kadınlarının kıyafetlerine dair bir örnek vermek istemiş ve daha önce tanıştığı Çarlık hükûmeti tarafından atanan Yedisan bölgesinin komutanı “Bayasid Bey’in kızı olan genç bir hanımın çizimini yaptırdım” diye söz ederek, 24 numaralı levhadaki çizimi eklemiştir. Pallas, Bayazid Bey’in kızının, annesi ve bir cariye ile birlikte tasvir edildiğini ve tam bir benzerliği olan bir gravürü eklediğini belirtmektedir. 24 nolu gravürün tanımı ise şöyledir: “Resim XXIV. Nagaylar (: Nogaylar) arasında seçkin bir hanımı temsil ediyor; grubun ortasında, bir kadın ve cariye eşliğinde o ulusun bir prensesi var. Arka planda keçeden yapılmış çadırlar ve arabalar veya iki tekerlekli arabalar görünüyor. Bk. P.S. Pallas, 1812, s. 534, 535; Burada verilen resmin kaynağı için bk. E. Harding, Costumes of the Empire of Russia, illustrated by upwards of seventy richly coloured engravings. London: J. Stockdale, Piccadilly, 1811, Plate LXX. Nogais Tartar Lady of Distinction.

Resim 8. Buhara, Özbek, Kazan Tatarları. Litografi tekniğinde yapılan levhanın alt-metnidir. Dessiné par Ch. Huhn d’après les originaux de la Société géograhique Impériale de Russie par Babikeff. Lith par Winckelmann et fils a Berlin. (= Ch. Huhn tarafından çizildi. Babikeff’in Rusya İmparatorluk Coğrafya Derneği’nin orijinallerine dayanmaktadır. Lith, Winckelmann ve oğlu tarafından Berlin’de yapıldı.). Kaynak: Th. de Pauly, Description Ethnographique des Peuples: Peuples Ouralo-Altaïques, 1862, s. 39’dan önceki sayfada.

Resim 9. Yenisey, Tomsk Tatarları. Litografi tekniğinde yapılan levhanın alt-metnidir: Dessiné d’après les originaux de Mar Kochareff et les costumes de la Société géographique Impériale de Russie par Ch.Huhn, Lith. par Winckelmann et fils a Berlin. Mar Kochareff’in orijinallerinden ve Ch. Huhn Lith’in Rusya İmparatorluk Coğrafya Derneği kostümlerinden esinlenerek Winckelmann ve oğlu tarafından Berlin’de yapılmıştır. Kaynak:Th. de Pauly, Description Ethnographique des Peuples: Peuples Ouralo-Altaïques, 1862, s. 40’tan sonraki sayfada.
Pallas, Astrahan’a 1773 yılında gerçekleştirdiği ilk seyahatinden 20 yıl sonra 1793 yılında bu mühim tarihî kente tekrar gitmiştir. Bu kez rotası Rusya’nın 18. yüzyılda gelişmiş Güney Eyaletlerine (Volga = İdil havzası, Astrahan, Kafkasya, Kırım yarımadası vd.) olmuştur. Daha önceki seyahatinde eksik bıraktığını düşündüğü konuları gözlemlemiştir. Pallas bu seyahatinde, özellikle ülkenin ticarî ve siyasî politikalarına yön verecek olan bilgileri toplamış; nüfus, tarım, ticaret, çeşitli fabrika ve imalathanelerinin durumunu tespit ederek ülkenin hammadde kaynaklarının ve insan gücünün kullanılarak üretimin nasıl artırılabileceği ve mevcut veya yeni muhtemel ticaret yollarının ülkenin ekonomi politikalarına göre ve bölgelerin siyasî değişimine yön verecek şekilde neler yapılabileceği üzerine devlet adamı bakışını göstermiş ve yine önemli gördüğü zengin bitki örtüsü, madenler ve yeryüzü şekillerinin oluşumunu (dağlar, nehirler, havzalar gibi) jeolog ve doğa tarihçisi gözüyle detaylı bir şekilde ele almıştır.
Pallas, ikinci seyahatine (1793-1794) St. Petersburg’dan başlamış ve Tzaritzin’e (bugünkü Rusya Federasyonu’nda Volgograd kenti ve oblastı) İdil boyunca ilerlemiştir. Planladığı güzergâhında kararsızlık yaşadığını da yazmıştır. Çarlığın Kafkasya sınırlarında gözlemler yapmak ve daha önce gitmediği “yeni fethedilen” Kırım yarımadasına (kendi ifadesiyle “Tavrida yarımadası”)[36] gitmek olduğunu belirtmiştir. Gezgin “birçok dikkat çekici özellik elde edebileceğini bildiği Astrahan’a dönüp dönmemek konusunda kararsız olduğu”[37] notunu düştükten sonra rotasını Astrahan şehrine doğru tekrar çevirmiştir. Öyle anlaşılıyor ki Pallas’ın amacı, 20 yıl önceki seyahatlerinde gördüğü ve 1776 yılında St. Petersburgisches Journal‘de yayımladığı makalesinden (bk. yukarı) öğrendiğimiz Türk Kırmızısı tarifini yeniden gözlemlemek, eksik bıraktığı noktaları tamamlamak ve ayrıca Astrahan’daki pamuklu dokuma ve boyacılığının ticarî açıdan da öneminin analizini yapmak idi.
Pallas, Türk Kırmızısı’nı önce İdil havzasındaki Sarepta bölgesine yerleştirilen ve genel adıyla literatürde Birleşik Kardeşler, özel olarak Moravyalılar denilen bir Alman Protestan tarikatı misyonerlerinin Voigtland’tan (Bavyera, Almanya) getirilen dokuma tezgâhlarında, Manchester mallarına eşdeğer kadife ve basma kumaşları dokuduklarını, yazmış, küçük bir boyahanelerinin de bulunduğundan bahsetmiştir. Pallas bu notlarında Türk Kırmızısı ve çivit mavisi boyamak için özel küçük bir tesisin de kurulduğunu, ancak Türk Kırmızısı renginin Astrahan’daki boyamalardan daha zayıf kaldığını belirterek kendi ifadesiyle “Türkiye Kırmızısı”nın burada yağla işlendiğini vurgulamaktan geri kalmamıştır.[38]
Astrahan’a geldiğinde ise, “Düşünmedim,” diyor P.S. Pallas: “Astrahan’da kaldığım süre boyunca, Doğu’da kullanılan yöntemleri yeniden araştırmak için vaktimin boşa harcanacağını, daha da kırmızıya boyanacağını düşünmediğini” yazarak efsane hâline gelmiş “sır meselesi”ni burada da dile getiriyor. Pallas “Burada, St. Petersburg Dergisi‘nde ve Almanca “Nordische Beyträge” veya Kuzey Katkıları olarak adlandırılan süreli yayında basılmış eski bir tanımı düzeltmeye yarayabilecek açıklamalarımı ileteceğim. Bu açıklama, daha önce büyük bir sır olarak saklanan bir sanatla ilgili olarak basılı olarak çıkan ilk açıklamadır” sözleriyle kitabında Türk Kırmızısı tarifini güncelleyerek kaydetmiştir.[39] Yazarın bu sözlerinde geçirdiği “Doğu’da kullanılan yöntemler”e dikkat çekmesi, onun önceki gezilerinde Türk Kırmızısı’nın yapılışını başka yerlerde de görmüş olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Nitekim 1768-1773 seyahatinde Astrahan, Kazan, İdil boyuna gitmişti. Tatarlar, Çuvaşlar, Mordvalar ve diğer İdil-Kama boylarında yaşayan Türklerin boya bitkilerinden ve halkın boyama tekniklerinden sıklıkla bahsetmesi, Pallas’ın boyama tekniklerine olan ilgisini göstermektedir.
Pallas, pamuğun ‘Türk Kırmızısı renginde boyama tekniğini, detaylı bir şekilde yeniden açıklamadan önce kullanılan, ham ve eğrilmiş pamuk, kökboya, mazı, sumak, soda gibi tüm malzemenin, Astrahan’daki mevcut durumu ve ticareti ile detaylı bilgiyi kitabında yer vermiş olmasından ötürü Türk Kırmızısı renginde pamuklu kumaş üretmek konusunu da çok ciddiye aldığını anlıyoruz.
Şöyle ki bilgin Pallas, politik ekonomiye de girerek gümrük kayıtları ve kendi ifadesi ile “Astrahan’ın tüm saygın tüccarı”ndan aldığı bilgilerin farklı olduğunu bizzat yerinde saptayarak bu malzemelerin nerelerden ve hangi miktarda getirildiğine dair ‘Ticarî tarih’ açısından önemli bilgiler vermekle kalmamış, ülke ticaretinin büyük ölçüde ithalata bağlı olduğunun tespitini de yapmıştır. Pallas’ın seyahatlerinin de tarihlendiği zamanlarda Rusya İmparatorluğu’nun Devlet Danışmanı olarak önemli çözüm önerilerinde de bulunduğunu görüyoruz. Bu çözümler arasında Buhara ve Mazenderan’dan[40] yüksek miktarlarda ham pamukla beraber eğrilmiş ipliğin de ithal edildiğini, ipliğin daha yüksek fiyatta alımının gerçekleşmesinden ötürü de, Sarepta’daki kolonilerde kadınlara uygun iş imkânı sağlamak ve Astrahan’daki Nogay kadınlarının yılda yaklaşık yüz pud (1 pud= 16.38 kg) çok daha ince ve daha iyi dokunmuş pamuk ipliği eğirdiğini belirtmiş, ayrıca desteklendiğinde, iplik maliyetinin pud başına seksen ilâ yüz rubleye düşeceğini hesaplamıştır.[41] Henüz Rusya emperyal sınırları içinde olmayan Buhara ve komşu İran’ın bölgesi Mazenderan’dan ithal edilen ham pamuk yerine Terek nehri kıyıları ve Kırım yarımadasında pamuk ekiminin oldukça kârlı olacağını düşündüğünü[42] ifade etmiştir. Kökboya bitkisi için ise Rusya’nın resmî kayıtlarına başvurarak her yıl ithal edilen kökboyanın dört ilâ yedi bin pud arasında kaydedilmesine rağmen, gerçekte Astrahan tüccarlarının Kisler yoluyla elde edilen on bin pud hâriç, her yıl on ilâ on beş bin pud ithal edildiğine ikna olduklarını[43] ve pamuk ve kökboyanın yetiştirilerek bu iki faydalı ve değerli malzemenin Astrahan lehine ticaret dengesini çevirmeye büyük katkı sağlayacağını vurgulamıştır. Rusya’daki meşe ormanlarının yetersiz olmasını bir sebep göstererek Tabakçılar ve Boyacılar için gerekli olan mazının ise yılda üç bin puddan fazla ithal edilmek zorunda olduğunu yazmış,[44] Astrahan’a Kisler’den getirilen sumak yaprakları ve saplarının pud başına bir rubleye ve en iyi sodanın ise otuz ile yüz kopek’e[45] imal edildiğini yazmıştır. Bunca detayın aslında bir sebebi olduğu hemen anlaşılabilir; bu malzemeler yoksa eğer, pamuk ipliğinde Türk Kırmızısı renginin yalnızca soluk ve kalıcı olmayan bir kırmızı olarak elde edileceğini bildirmektedir. Yine bu ham maddelerin ithaline ayırdığı bahislerde Türk Kırmızısı tekniği ile boyanan rengin ne kadar kalıcı olduğunu da karşılaştırarak iyi bildiği açıktır.
Pallas’ın Türk Kırmızısı üretimi yapacak yatırımcılar için, boya malzemelerinin fiyatı her zaman piyasaya ve diğer koşullara göre değişse de, böyle bir boyahaneyi desteklemek için büyük bir sermaye gerekeceği uyarısını yapması ayrıca çarpıcıdır. Tarihte ve 18. yüzyıl bağlamında Astrahan’ın önemli bir ticaret merkezi olduğu, İngiliz ve Fransız fabrikalarıyla rekabet hâlindeki Astrahan tüccarlarının İranlılara bol miktarda ve makul fiyatlarla her türlü Avrupa imalâtını tedarik edebileceklerini, bu stratejinin ise İranlıları diğer Avrupa mallarından uzaklaştırabileceği ve İran’ın tüm ticaretinin kademeli olarak Astrahan’a yönelmesinin Rusya dış ticareti açısından önemini vurgulamıştır. Pallas, İmparatorluk danışmanı ve devlet adamı bakışı ile hükümete, bu çerçevede şu önerilerde bulunmaktadır: İmparatorluk ticaretinin hem iç, hem de dış her türlü baskıya karşı korunması, ayrıca Tacın tüm vekilleri ile özel tüccarların, Astrahan’ın ticaretine müdahale etmelerinin yasaklanması ve “ipek, kökboya ve diğer kârlı ticaret dallarının kurulması ve insan gücünün yetiştirilmesi için” Terek kıyılarında veya Hazar Denizi’nin uzak topraklarındaki koloniler arasına çalışkan İran göçmeni yerleştirilebileceği.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 16. yüzyıldan itibaren Türk Kırmızısı tekniği ile boyanmış pamuklu iplik ve kumaş ürünleri yanında, buna bağlı kökboya bitkisi yetiştiriciliğinin[46] çok önemli ve prestij ihraç kalemi olarak uzun süre tekeli elinde tuttuğu bilinmektedir. Ne var ki 18. yüzyılda, Aydınlanma Avrupası’nın politik ve ekonomik atılımları düşünüldüğünde, yalnızca Osmanlı coğrafyasına değil, Alman bilgin Pallas örneğinde olduğu üzere Çarlık Rusya’sına da seyahat etmiş / edecek Avrupalı bilginlerin bu içerikte ayrıntılı ve pragmatik dikkat çekmeleri sonucunda, başta boya ve tekstil sanayii ve hammaddelerinin varlığını bildirmelerinden ayrı, Türk Kırmızısı tekniğini bilmeyi ve öğrenmeyi, kökboya yetiştiriciliğini kendi ülkelerinde tesis ve teşvik etmeye başladıkları yayınlarından böylece anlaşılmaktadır.
Aynı yıllardaki benzer durumu Petersburg Bilimler Akademisi üyesi İngiliz William Tooke’un (1744-1820) St. Petersburg’da bulunduğu dönemde, Çariçe II. Katerina’nın isteği üzerine yazdığı 1799 yılında yayımlanan View of the Russian Empire During the Reign of Catharine the Second, and to the Close of the Present Century / II. Katerina’nın Hükümdarlığı Sırasında ve Günümüz Yüzyılının Sonuna Kadar Rus İmparatorluğunun Görünümü adlı kitabında ipek, pamuklu, yünlü ve keten kumaşların boyandığı Moskova’da 1 ve St. Petersburg’da ise 2 boyahanenin varlığını haber verir. Tooke, bu boyahanelerin yurtdışındaki büyük boyahanelerle karşılaştırılmaması gerektiğini söyleyerek, “vahşi Sibirya halkları” ve “Rus kadınları”nın ev içi boya yaptıklarını, yerel boya bitkileri ile kendi geliştirdikleri boyama tekniklerinden Pallas’ın kitaplarından da alıntılayarak boyacılığın öneminden bahseder.[47] Pallas, seyahatnamelerinde boyahanelerin kent veya bölge düzeyinde sayısal bilgisi vermemiştir. W. Tooke’un atfı bu sebeple değerlidir. Bu noktada, 1838’de Fransız seyyah Hommaire de Hell, Astrahan günlüklerinde kentte 22 boyahane olduğunu[48] ve Théodore Chateau ise[49] 1876 yılında yayınladığı Türk veya Edirne kırmızısı üretim tarihi ve boyama teorilerini konu aldığı kitabında Moskova’daki arkadaşının Türk Kırmızısı boyahaneleri ile ilgili Moskova’da 1802 yılından itibaren 10 ayrı boyahanenin kurulduğu bilgisini vermektedir.
Bir eş-zamanlı bakışla, Osmanlı bağlamı üzerine Prof. Canatar’ın değerlendirmeleri çarpıcı gelebilir. Bilgin, 1998 yılında yayımlanan “Osmanlılarda Bitkisel Boya Sanayii ve Boyahaneler Üzerine” makalesinde 16. yüzyıldan itibaren sadece Anadolu topraklarında değil, Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altındaki bölgelerde de boyacılık yapıldığını ve 17. yüzyılda, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne dayanarak Alaşehir’de 70, Aydın’da bir o kadar, İzmir’in Basmane civarından geçen Boyacı deresi etrafında 20 boyahane bulunduğu tespitini aktarmıştır. Canatar ayrıca kökboya yetiştiriciliğinin ise Baytop ve Baykara’dan alıntılayarak Anadolu’nun hemen her yerinde geniş miktarda yapıldığını ve fazla nemli ve fazla çorak olmaması şartıyla hemen bütün topraklarda kökboya yetiştirildiğini de aktarmıştır.[50] T. Baykara’nın kökboya üzerine makalesinden ise, 16. yüzyıldan itibaren en kaliteli kökboyanın Manisa Bakır ilçesinde yetiştiğini, 17. yüzyıldan sonra boyacılığa önem veren Avrupa’nın özellikle buradan elde edilen kökboyayı tercih ettiğini ve İzmir limanından sevk edilerek büyük gelir elde edildiğini öğreniyoruz.[51]
Rusya’ya iki tur büyük keşif seyahatleri gerçekleştirmiş Pallas’ın 1794 seyahatlerindeki notları Çarlık Rusya’sı tarafından önemli bir rapor niteliğindeydi. Onun görüşlerinin ve tespit ve değerlendirmelerinin Rusya hükümeti tarafından dikkate alındığı belirtilmelidir.
P.S. Pallas, I. I. Lepechin, J. P. Falk, J. G. Gmelin, J. A. Güldenstäd, J. G. Georgi’nin katılımlarıyla 1768-1774 ve 1793-1794 yıllarında gerçekleşen heyetler arası seyahatin keşif günlükleri, ayrı ayrı kitap, sayısız makale, gravürler ve haritalar ile birlikte yayınlandığında Rus Çariçesi II. Katerina’nın amacına ulaştığını da anlıyoruz. Döneminde Rusça’dan Almanca, Fransızca ve İngilizceye hızla çevrilen baskıları, bilim çevrelerinde büyük yankı yapmış, sanat ve bilimle ilgili bütün konular için muazzam miktarda yeni malzeme sağlayan bu yayınlar, doğa bilimcilerinin, tarihçilerin hatta bir devlet adamının ilgisini çekebilecek her şeyi içermektedir.
3. Son İki Yüzyıllık Doğal Boyama Sürecine Aydınlanmacı Kimyagerlerin Bakışı
16. yüzyıldan sonra, renkli/baskılı/boyalı iplik ve kumaşları yalnızca satın alma yoluyla elde etmekten yavaş yavaş vazgeçen Avrupa’nın 18. yüzyılı, devrimci çağa bir hazırlıktı. Her alanda ve özellikle kimya sanayiinin kurulmasının temelleri atılarak, kimya sanayiinin ana dalı hâline gelecek kadar gelişen tekstil sanayii de öne çıkacaktı.[52] 18. yüzyılı Boyacılığın Avrupa’daki gelişimi aşamalarının başlangıcı aldığımızda, geçen 200 yüzyıllık doğal boyama sürecine Aydınlanmacı kimyagerlerin kendi bakış açılarından kısaca bahsetmek isterim.
‘Pastoral Tarih’in yazarı C. G. Gilroy, Boyama Tarihlerini, “dağılmış yetersiz ve özensiz izlerin izin verdiği ölçüde, Antik Çağ Edebiyatı’ndan ve kutsal kitaplarda” aradığını söyleyerek Doğu’nun ipeği ve pamuğunun, “Roma halkının eski yünlü giysilerinin yerini almaya ancak İmparatorluk günlerinde başladığını” belirtmiştir.[53] Tarihçi Procopius’un (MS. 500-MS. 565) Savaşların Tarihi eseri Asya’dan Roma topraklarına ipekböcekçiliğinin ne zaman, nereden ve hangi yolla geçtiğini anlatan Geç Antik çağların birincil kaynaklarından biridir. İpeğin Batı’da, özellikle Roma imparatorluk sarayında arzulanan bir lüks ürün olduğunu, Roma diplomasisinde statü işaretleyici bir prestij hediyesi olarak önemli bir rol oynadığını belirten Michael Maas’ten Procopius’u okuduğumuzda, Justinian’ın Persia’nın ipek tekelini kırmak için 552’lerde Bizans’ın Orta Asya’da modern Buhara ve Semerkand civarındaki bölge olan Serinda’dan canlı ipek böceklerini keşişler marifetiyle kaçırarak[54] Pers tekelini kırdığını ve Roma topraklarında ipek üretiminin ilk kez başladığını öğreniyoruz. Procopius, Avrupa’nın büyük bir kısmına hâkim olan Roma’nın imparatorluk döneminde yaşayan halkların yünü ince ve iyi bir şekilde işlediğini, bunun dışında ise herhangi bir farklı tekstil ürününü imparatorluğun gücüyle ancak satın alma yoluyla kullandıklarını da yazıyor.

Resim 10. M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenen Hun dönemine ait Noin dağı eteklerindeki kurgan parçalarından biri; Suzukte, Noin-Ula Kurganından işlemeli yün perde. Kaynak: http://old.archaeology.nsc.ru/ru/otdel/metal/metal13pict.aspx?ID=10
Büyük kimya devriminin gerçekleştiği 18. ve 19. yüzyılın önemli Aydınlanmacı kimyagerlerinden olan Fransız J.-B. Vitalis, onursal üyesi de olduğu ve davet edildiği 1808 yılında Rouen Ticaret Derneği’nde verdiği “Fransa’da Boyama Sanatının, özellikle de Pamuğun Hint Kırmızısına Boyanması Sanatının Kökeni ve Gelişimi Üzerine” başlıklı konuşma metninden boyama tarihi açısından Avrupa kıtasının bu sanat ve tekniğe neden bu kadar geç başladığını yorumsuz bir şekilde aktaracağım şu sözleri, aynı zamanda, dönemin tekstil boya kimyagerlerinin çalışma motivasyonlarını anlamak bakımından da ilginç olacaktır:
“Mısırlılar boyama sanatının bazı süreçlerini biliyorlardı ve bunları, tutarsız ve hafif zihinleri bunların önemini ve değerini takdir etme olasılığı düşük olan Yunanlılara aktardılar. Zevklere bağımlı ve tamamen anlamsız eğlencelere teslim olmuşlardı, faydalı sanatlara neredeyse hiç ilgi duymuyorlardı. Güreşte, yarışta, boks müsabakasında onursuz bir zafer kazananlara ödüller verildi, taçlar takdim edildi ve belki de insan ruhuna en çok saygı gösteren sanatlardan biri kayıtsızlıkla, hatta bir tür küçümsemeyle karşılandı.
“Boyama sanatına duyulan bu küçümseme Yunanlılardan Romalılara geçmiştir ve bu derin doğa bilimci, bu ölümsüz yazar Plinius’un, boyama işlemlerini anlatmayı ihmal ettiğini, çünkü bunların özgür bir sanata ait olmadığını ilan ettiğini gördüğümüzde şaşkınlığa kapılırız.
“Bu tür yanlış düşünceler, boyama sanatının işleyişini mükemmelleştirmeye ve sınırları zorlamaya istekli olanların zihinlerine ancak umutsuzluk atabilirdi. … Hiçbir değer vaat etmeyen ve uygulaması kölelere bırakılmış bir sanatta, o dönemde ve söz konusu halklar arasında nasıl bir ilerleme olabilir? Böylece boyama sanatı, yüzyıllar boyunca adeta emekleme aşamasında kaldı ve insanlar, birgün bu binanın temellerini atmak için kullanılacak malzemelerin bir kısmını toplamaya ancak 1429 yılında başladılar.
“Boyama sanatı neredeyse sadece İtalya’da, özellikle Venedik’te gelişmiş ve son olarak I. François döneminde[55] Gilles Gobelin, bu sanatı Fransa’ya tanıtmış ve Paris’teki Saint-Marcel köyünde bugün hâlâ kendi adını taşıyan bir işletme kurmuştur. Bazı yazarlar, onun bu girişiminin o kadar pervasızca olduğunu, bu kuruluşa Gobelin Deliliği dendiğini ve başarılarının atalarımızı o kadar şaşırttığını, bu ünlü boyacının şeytanla bir anlaşma yaptığına inanacak kadar saf olduklarını söylerler. Oysa boyama sanatı, günümüzde ulaştığı zenginlik ve mükemmellikten ne kadar uzaktı!”[56]
Kimyager Vitalis’nin konferansında adı geçen Gobelin’in, dönemin Fransa’sına boyama sanat ve tekniğini tanıtma teşebbüsünü ve kurduğu imalathaneyi “Şeytanla bir anlaşma yapıldığına inandıklarını” ve “Gobelin Deliliği” algısını döneminin saflığı (!) olarak nitelemesi de ayrıca dikkatlerden kaçmamıştır. Aydınlanma Devriminden kısa bir zaman önce diyebileceğimiz zaman diliminde Ortaçağ Fransa’sında boya kimyasına karşı bu tuhaf direnişin kimya devriminin gerçekleşmesine engel olamadığı da açıktır.
Kimyager M. J. Girardin ise “Avrupa’daki boyama teorisi ve pratiği, 1789’da başlayan kimya devrimine öncülük eden kimyagerler Dufay, Hellot ve Macquer’in araştırmaları sayesinde muazzam gelişmeler elde etti, aynı şekilde baskı sanatının da modern kimyanın keşiflerinden ve mekanik sanatlarının gelişmesinden faydalanması uzun sürmedi, kısa süre sonra atölyelerin uygulamalarını düzenleyen ve tariflerin beğenisini kazanan boyadan, sanatı rutin ve deneyciliğin onu bu kadar uzun süredir hapsettiği zincirlerinden kurtarabilen bu felsefî ruh kimyager Berthollet ve Chaptal’in yazıları ile ortaya çıktı.”[57] tespitini yaparak süreci kısaca özetlemiştir.
Avrupa boyacılığının Venedik’te başlayıp, 1789 kimya devrimi ile boyama pratiğine geçişi yüzyıldan daha kısa bir sürede gerçekleşmiştir. 1856 yılında sentetik boyanın sentezlenmesinden sonra geçen bir yüzyılın sonunda on bin yeni sentetik boyar maddenin keşfi ve üretimi ile 19. ve 20. yüzyılda kontrolsüz bir şekilde gelişerek, tekstil endüstrisinin her alanında kullanılmış olan sentetik boyanın, iki yüzyılın sonunda, tüm bu zararlı sentetik kimyasalların yaşam kaynaklarımızı başta suyumuzu kullanılamaz hâle getirdiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldığımız bu yüzyılda çözüm arar hâle gelmemiz ise, sürece bakıldığında oldukça dramatiktir.
Kimya devriminin öncülerinden olan Fransız kimyager Bertholet, 1804 yılında yazdığı Éléments de L’art de la Teinture’in önsözünde, Çin ve Hindistan’daki boyama usûllerinin birkaç yüzyıl boyunca sınırlı bir ilerleme kaydetmelerindeki sebebin “kök uygulamalarla yönetilmesine” bağlamıştı, ama öyle sanıyorum ki, kimyanın ışık tutan teorilerinin boyama sanatına uygulanması ile boyacılığın geleceğinin sınırsız mükemmelliğe erişeceğinden bahsederken,[58] kontrolsüz ilerlemeyi kastetmemişti.
Ne yazık ki bu durumda, binlerce yıl tablolarını, duvar resimlerini, yün, pamuk, ipek elyaflarını (iplik/kumaş) renkli kullanan, renk ve boyama, resimleme tekniğini icat eden insanoğlu, doğanın cömert bir şekilde sunduğu boyar bitkileri ve metalik boyar madenlerini, geçmiş tüm eski çağlarda doğanın bütün renklerini yine kendisine, yani doğaya ve insana hiç bir zarar vermeden zamanın süzgecinden geçirerek akıllıca kullanmayı bildiği gerçeğine rağmen, sentetik boyanın keşfi ile doğal boyama tekniklerini terk etmek zorunda da kalmıştır.
18. ve 19. yüzyıl Aydınlanma Çağının gezgin doğabilimcileri ve botanikçileri eserlerinde, günümüzde hâlâ bilinmeyen birçok değerli boya bitkileri ile ayrıntılı deneysel boyama teknikleri hakkında bilgiler vermişlerdir.
4. Sonuç
1923 yılından sonra araştırma / kalkınma hamlelerinde bulunan genç Cumhuriyet bilginleri ile Aydınlanmacı Batı bilgin-gezginlerinin öne çıkanlarını, yazımıza konu olan “Türk Coğrafyalarında Türk Kırmızısı Üzerine Erken Modern Araştırmalar ve Çalışmalar (17-18.yüzyıl)” başlığı altında değinmeye çalıştık. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bilginlerine ve bu satırların yazarına da Cumhuriyeti’mizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ile edebiyatı, okul sayesinde ve okulun vereceği bilim ve fen sayesinde bütün olağanüstü incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir” ruhu yön vermiştir. Türk Kırmızısı ve Doğal Boya Tarihi üzerine okuma ve araştırmalarımız bu ruhla teorik ve pratik düzeyde başladı ve yeni bir heyecanla, başarıya gidecek yolun bilim ve teknikle gerçekleşebileceğine inancımız pekişti.
Türklerin, Türk Kırmızısı tekniğini boyama tarihine armağan ettiği düşüncemiz, boya kimyageri Yıldırım’ın makalesindeki “Avrupa’da, Türk Kırmızısı’nı elde etmek için yapılan girişimlerin sonucunda çok sayıda çeşitli boyahanelerin, tekstil boya ve baskıcılığının endüstriyel olarak kurulduğunu ve kimya biliminin gelişimini sağlayarak, Sanayi Devrimi için ise itici güç oluşturduğu”[59] tespiti ile ayrıca daha anlamlı hâle gelir.
Bu saptama çerçevesinde Türk Kırmızısı tarifinin, Aydınlanma Çağında boya kimyasına etkisi, Avrupa’daki kimyagerlerin Türk Kırmızısı üzerine yaptıkları çalışmalar ve tarifler “Türk Kırmızısı İzinde 3” yazımızın konusu olacaktır. Amacımız, 19. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak 20. yüzyılda Anadolu ve Avrupa coğrafyasında artık gitgide terk edilen Türk Kırmızısı rengini ve tekniğini diriltmeye çalışmak ve bu makalenin giriş kısmında belirtmeye çalıştığımız bakış açımızı güçlendirmek üzere, yaşadığımız yüzyılın hızla gelişen teknolojik uygulamalarını da kullanarak faydalı ve etkili olmasına gayret göstermektir.
Yeryüzündeki tüm kaynaklarımızı hoyratça kullanarak geleceğimiz açısından tehlike alarmlarının çaldığı günümüzde, organik kimya biliminin geldiği seviye, karmaşıklaşmış bilimsel dalların sanayi teknolojilerine uyarlanmasının yaşadığımız çağda daha hızlı, daha yoğun, daha şiddetli, insanlığın zararına biçimlendiği, bunun olumsuz sonuçlarının görüldüğü açıktır. Bu olumsuz duruma çözüm olarak sunulan Yeşil Üretim anlayışında önemli bir yer tutan tekstil ürünlerinde doğal boyama işini, doğal kaynaklarımızı en verimli şekilde kullanarak üretmenin yolları için değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Belki böylece geçmiş deneyimlerin süzgecinden geçen bilgilerle, yeniden aydınlanarak İleri Aydınlanma Çağında daha yararlı, daha ilkeli bir dönemi başlatarak hayat kaynağımız dünyamızın ömrünü uzatabiliriz.

Resim 11. M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenen Hun dönemine ait Noin dağı eteklerindeki kurgan parçalarından biri; Suzukte, Noin-Ula Kurganından av sahnesi içeren giysi parçası. Kaynak: http://old.archaeology.nsc.ru/ru/otdel/metal/metal13pict.aspx?ID=11
Türkler binlerce yıldır yaşayıp yurt tuttukları ve hatta geçip gittikleri tüm coğrafyalarda; Orta Asya, Anadolu, Balkanlar, Ortadoğu, her nerede varlık gösterdilerse, beraberlerinde sahip oldukları yüksek sanat ve estetik duygusunun mükemmelliği ve parlak bakışı ile dünyayı zenginleştiren çağdaş sanat, estetik ve doğacı bir bakışla doğaya zarar vermeden de “ilerleme”nin ve “gelişme”nin imkânını bize gösteren eserlerinin yaratılmasında üstün gayretleri olmuştur (Resim 10., 11.). Türk Kırmızısı Tekniği, işte bu noktada insanlığa gerçekten armağandır. Aydınlanmacıların Türk Kırmızısı Tekniğinden yol alıp endüstriyel kimyanın gelişim tarihini yazma mesailerinin ana fikrinde, insan faydasının kapitalist sanayileşme sürecinde ne zaman ve ne sebeple, kimler tarafından ıskalandığına dair de alt-metinler saklıdır.
Kaynaklar
ANDAÇ, F. “Osmanlı Döneminde Ahilik Teşkilatı”, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 11, 1993, s. 1-14.
ATAYOLU, H. S. “Boyacılık Tarihinde Türkler”, ‘Türklerin boyacılık sanatına hizmetleri’, Türk Tarihinin Ana Hatları Eserinin Müsveddeleri, Seri: 2, No: 8, Akşam matbaası, İstanbul, 1934, s. 3-11.
BAKIR, A. “Ortaçağ İslam Dünyasında Dokuma Sanayi”, Belleten, Cilt: LVIV, Sayı: 241, 2000, s. 749-826.
BARUTCU, A. S. “Türk Kırmızısının İzinde (1)”, Kut Kaya Sanatı Yazıları, Yazı #4, 22 Şubat 2022, 10, URL: https://kutkayasanati.com/turk-kirmizisinin-izinde/
BAYKARA, T. “Kökboya”, ARİŞ IV, 1998, s. 64-71.
BERTHOLLET, C.L.-A.B. Éléments de L’art de la Teinture, Avec une description du blanchiment par ïacide muriatique oxigèné, Tome Second, Chez Firmin Didot, Libraire pour les Mathématiques, l’Architecture, la Marine , et les Éditions stéréotypes, Paris, 1804.
BİRİNCİ, A. “Bir Arşivci Portresi Kamil Kepecioğlu (1878-1952)”, Arşiv Dünyası, Sayı: 4, 2004, 31-33.
CANATAR, M. “Osmanlılarda Bitkisel Boya Sanayii ve Boyahâneler”, Osmanlı Araştırmaları, Sayı: XVIII, 1998, s. 89-104.
CHATEAU T. Étude Historique et Chimique Pour Servir a L’histoire De La Fabrication Du Rouge Turc Ou D’andrinople et a La Théorie De Cette Teinture Chez L’auteur A Aubervilliers, Près (68954 PABIS. – Typographie de Ves RENOU, MAULDE, et COCK, rue de Rivoli , nº 144.), Paris, 1876, III.
GILROY, Clinton G. Pastoral Life and Manufactures of The Ancients; Embracing The History of Silk, Cotton, Linen, Wool, &C. &C. Including Observations on Spinning, Dyeing And Weaving, New York, 1845.
EŞBERK, T. Türkiye’de Köylü El Sanatlarının Mahiyet ve Ehemmiyeti, Yüksek Ziraat Enstitüsü, Ankara, 1938.
FALK, J. P. Beytrȧge zur topographischen kenntuiss des Russischen reichs: Vol. 1-3, Gedruckt bey der Kayserl. akademie der wissenschaften, St. Petersburg, 1785-1786.
FALLMERAYER, J. Ph. Fragmente aus dem Orient. II. Cilt, Stuttgart und Tübingen, 1845.
GIRARDIN, M. J. Leçons de Chimie Elementaire Appliquées Aux Arts Industriels, Et Faites Le Dimanche, A L’école Municipale De Rouen, Paris, 1846.
HARDING, E. Costumes of the Empire of Russia, illustrated by upwards of seventy richly coloured engravings. London: J. Stockdale, Piccadilly, 1811.
HARMANCIOĞLU, M. Türkiye’de Bulunan Önemli Bitki Boyalarından Elde Olunan Renklerin Çesitli Müessirlere Karşı Yün Üzerinde Haslık Dereceleri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1955.
Inventaire-sommaire des Archives départementales antérieures à 1790, Rédigé par Louis Blancard,… Bouches-du- Rhône… ARCHIVES CIVILES – SÉRIE C (N- 986 A 2175), Tome II, Marseille, 1865-1892, s. 90, C. 1120.
KARA, H., & BAŞER, A. “Fransız ve İngiliz Seyyahlara Göre 19. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Astrahan Şehri.” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 9 (2), 2009, s. 119-136.
KEPECİOĞLU, K. “Bursada Şer’i Mahkeme Sicillerinden ve Muhtelif Arşiv Kayıtlarından Toplanan Tarihî Bilgiler ve Vesikalar”, Vakıflar Dergisi, 2, 1942, s. 405-417.
KURAT, A. N., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri. Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara 1972.
LEPECHIN, I. Tagebuch der Reise durch verschiedene Provinzen des Russischen Reiches in den Jahren 1768 und 1769. Vol. 1, Altenburg in der Richterischen Buchhandlung, 1774.
MAAS, M. Readings in Late Antiquity: A Sourcebook. Routledge, London and New York, Second edition, 2010.
Mémoire contenant le procédé de la teinture du coton rouge-incarnat d’Andrinople, sur le coton filé, De l’Imprimerie Royale, Paris, 1765.
PALLAS, P. S. Travels Through The Southern Provinces Of The Russian Empire, In The Years 1793 and 1794, Vol. I, Birinci Baskı, A. Strahan, Printers-Street, London, 1802; İkinci Baskı: Printed for John Stockdale, Piccadilly, London, 1812.
PALLAS, P.S. “Der orientalischen Art die Baumwolle mit Krapp åcht zu färben, wie selbige in Astrachan ausgeübt zu werden pflegt”, St. Petersburgisches Journal, 2, 1776, Standort München, Bayerische Staatsbibliothek.
PALLAS, P.S. En Différentes Provinces de L’Empire de Russie, Et Dans L’Asie Septentrionale, vol. I, Chez Maradan, Libraire, Hôtel de Château -Vieux rue Saint-André-des-Arts, Paris, 1789.
DE PAULY, Théodore, Description Ethnographique des Peuples de la Russie, St. Petersburg, 1862.
PERKIN, A.G., EVEREST, A.E. The Natural Organic Colouring Matters, Technical College, Longmans, Green And Co. 39 Paternoster Row, London, 1918.
POTTS, D. T. “On the history of madder (Rubia peregrina L., and Rubia tinctorum L.) in pre-modern Iran and the Caucasus.” Asiatische Studien – Études Asiatiques 76, 2022, s. 785-819.
TEZ, Z. “Eski Doğu Halılarındaki Boyar Maddeler”, Tekstil ve Makine Dergisi, Cilt I, Sayı 6, 1987, s. 328-338.
TOOKE, W., F.R.S. View of the Russian Empire During the Reign of Catharine the Second, and to the Close of the Present Century, V.III, London, 1799.
VITALIS, J. B. Sur l’origine et les progrès de l’Art de la Teinture en France, et particulièrement de l’Art de teindre le Coton en rouge dit des Indes., Lu à la Société de Commerce de Rouen, 1808.
YILDIRIM, L. “Avrupa Tekstil Baskıcılığının Gelişiminde Türk Kırmızısının Rolü”, Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, Yaz 2014, Sayı: 12, s. 11-22.
Notlar
[1] A. Semin Barutcu, “Türk Kırmızısının İzinde (1)”, Kut Kaya Sanatı Yazıları, Yazı #4, 22 Şubat 2022. URL: https://kutkayasanati.com/turk-kirmizisinin-izinde/
[2] A.G. Perkin, A.E. Everest, The Natural Organic Colouring Matters, (Technical College, Longmans, Green And Co. 39 Paternoster Row, 1918, London) içinde kitabın editörü ve kimya profesörü, aynı zamanda Hükümet Laboratuvarı Müdürü de olan Sir Edward Thorpe’un “Monographs on Industrial Chemistry”başlığı altındaki takdim yazısından.
[3] Burada doğal boyacılıkta başta su ve enerji kaynaklarının yanı sıra boyar bitkiler ile yardımcı doğal ve metalik mordanların en az miktarda en yüksek değeri verecek şekilde kullanılması amaçlanmalıdır.
[4] Bk. T. Eşberk, Türkiye’de Köylü El Sanatlarının Mahiyet ve Ehemmiyeti. Yüksek Ziraat Enstitüsü, Ankara, 1938. Eşberk, bu önemli çalışmasında şu bilgileri kaydetmiştir: “… Boya işlerinde çeşitli yardımcı maddeler kullanılır. Bu maddelerin boyayı tespit hususunda rolleri büyüktür ve tesirleri başka başkadır. Boyama muhitte mevcut boya ve tespit maddelerine göre yapıldığından başarı ve netice çok zaman değişir. Aynı boya maddesinde kullanılan muhtelif yardımcı maddeler yeni renk çeşitleri de doğurur. … Boyamada kullanılan yardımcı maddeler; meşe palamudu (pelit), koruk, sirke, turunç suyu, sütleğen sakı ve sütü, meşe kökü, limontuzu, idrar, Bolu havalisinde Pörün ismi verilen taş yosunları, kil, marn, kireçtir.” (a.g.e., s. 70). Ayrıca Eşberk değerlendirmelerinde “… Manisa ve Balıkesir havalisi köylerinde, boyamadan evvel iplikler, boyayı yeknesak ve çabuk alma ve emme maksadı ile bir gece dışarıda bırakılarak çiğ tesirine maruz bırakılır. Bazı şark köylerinde ise, iplikler yine bu maksat için gübre içine gömülmektedir” (a.y.). gözlem ve saptamasına yer vermiştir.
[5] H. S. Atayolu, “Boyacılık Tarihinde Türkler”, Türk Tarihinin Ana Hatları Eserinin Müsveddeleri, Seri: 2, No: 8/a, Akşam Matbaası, İstanbul, 1934, s. 5-6. Yazar, “Türklerin boyacılık sanatına hizmetleri” başlığı altında 16. ve 17. yüzyılın ilk yarısına ait Bursa Şer’iyye Sicilleri içinde doğrudan bahsi geçen bilginin tam evrak kayıtlarını aşağıdaki gibi vermiştir.
(1) 17. yüzyılın ilk yarısına ait Bursa Şer’iyye Sicilleri içinde doğrudan bahsi geçen bilginin tam evrak kaydı: Sicil No. 361, sah. 188, Milâdî sene 1641;
(2) 16. yüzyılın ilk yarısına ait Bursa Şer’iyye Sicilleri içinde doğrudan bahsi geçen bilginin tam evrak kaydı: Sicil No. 28, sah. 5, Milâdî sene 1519.
[6] J. Ph. Fallmerayer, Fragmente aus dem Orient. II. Cilt, Stuttgart und Tübingen, 1845.
[7] J. Ph. Fallmerayer, 1845, s. 215-224.
[8] A. Birinci, “Bir Arşivci Portresi Kamil Kepecioğlu (1878-1952)”, Arşiv Dünyası, Sayı: 4, 2004, s. 33. Birinci, Balkan harplerinden İstiklâl Harbi’nin sonuna kadar ömrünü cephelerde geçirmiş Kepecioğlu’nun Türk arşivciliğinde mümtaz bir kişilik olarak yakın tarihimizin kıymetli ve aynı zamanda meçhul şahsiyetleri arasında yer aldığını vurgular.
[9] K. Kepecioğlu, “Bursada Şer’i Mahkeme Sicillerinden ve Muhtelif Arşiv Kayıtlarından Toplanan Tarihî Bilgiler ve Vesikalar”, Vakıflar Dergisi, 2, 1942, s. 405-417.
[10] Kethüda/Şeyh ‘Ahi teşkilâtında ve loncalarda bir esnaf birliğinin başı durumundaki kimse’, Yiğitbaşı ‘esnaf loncalarının kararlarını yürüten kimse’, Ehl-i hibre ise ‘sanatkâr bilirkişi’ olarak tanımlanabilir.
[11] Kepecioğlu, 1942, s. 414.
[12] F. Andaç, “Osmanlı Döneminde Ahilik Teşkilatı”, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 11, 1993, s. 1-14.
[13] M. Harmancıoğlu, Türkiye’de Bulunan Önemli Bitki Boyalarından Elde Olunan Renklerin Çeşitli Müessirlere Karşı Yün Üzerinde Haslık Dereceleri. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1955, s. ıx.
[14] H. S. Atayolu, 1934, s. 7.
[15] Mémoire contenant le procédé de la teinture du coton rouge-incarnat d’Andrinople, sur le coton filé, De l’Imprimerie Royale. Paris, 1765. Aynı zamanda bu Mémoire, şu kaynak yayında da ilan edilmiştir: Inventaire-sommaire des Archives départementales antérieures à 1790, Rédigé par Louis Blancard,… Bouches-du- Rhône… ARCHIVES CIVILES – SÉRIE C (N- 986 A 2175), Tome II, Marseille, 1865-1892, s. 90, C. 1120.
[16] C.L.-A.B. Berthollet, Éléments de L’art de la Teinture, Avec une description du blanchiment par ïacide muriatique oxigèné. Tome Second, Chez Firmin Didot, Libraire pour les Mathématiques, l’Architecture, la Marine, et les Éditions stéréotypes, AN XIII, 1804, Paris, s. 136. (Birinci baskı 1791).
[17] Almanca aslı: P.S. Pallas, Bemerkungen auf einer Reise in die südlichen Statthalterschaften des russischen Reichs in den Jahren 1793 und 1794. Leibzig, 1801; P.S. Pallas, Travels Through The Southern Provinces of The Russian Empire, In The Years 1793 and 1794, Vol. I, A. Strahan, Printers-Street, London, 1802, s. 233. Biz eserin İngilizce çevirisinden yararlandık.
[18] P.S. Pallas, En Différentes Provinces de L’Empire de Russie, Et Dans L’Asie Septentrionale, Vol. I, Chez Maradan, Libraire, Hôtel de Château -Vieux rue Saint-André-des-Arts, Paris, 1789, s. 14. Pallas’ın bu eseri onun 1768 – 1774 arası seyahatlerinin Almancadan Fransızcaya çeviri cildidir.
[19] Rusya Coğrafya Cemiyeti Efektif Üyesi Théodore de Pauly kitabında Rusya’da yaşayan tüm halkların mevcut durumunu ve karakteristik özelliklerini, bu halkların kökenine ve coğrafî sınırlarına göre açık, tarihî açıdan metodik bir şekilde sınıflandırmış, “yaşayan canlı halklar”ın kökenini, Rus ve Rus hizmetindeki yabancı bilim adamlarının (M. d’Erckert, Carl Ritter, Wilhelm Schott, de Koeppen (Wladimir Köppen), Kounik, Ferdinand Johann Wiedemann, Marie-Félicité Brosset, Peter von Lerch, vd.) yardımlarını da alarak o dönemin yaygın yeni bir tekniği olan litografi (taşbaskı) baskı tekniğinde gerçeğe en yakın renk ve çizimlerle 62 taşbaskı levhada Rusya’nın tüm halklarının geleneksel kıyafetlerini temsil eden en iyi resimleri de vermiştir. Pallas’ın 1793-1794 seyahatlerinde de 25 levha, 13 resim ve haritalar yayımlanmış ve bu levha ve resimler daha sonraki gezginler ve araştırmacılar tarafından da kullanılmıştır. T. de Pauly’nin kendi kitabındaki bu levhaların Pallas’ın levhalarıyla benzerlik göstermesi de dikkate alınarak, renk ve çizim tekniğinin üstünlüğü bakımından görselliği etkili bu levhalara alt-metinleri ile beraber orijinaline sadık kalarak çalışmamızda yer verdik. (Resim 3., 6., 8., 9.).
[20] Ivan I. Lepechin (Lepehin, 1740-1802) Rus doğa bilimci, botanikçi ve kâşiftir. 1768 yılında kısmen Pallas’la, kısmen de tek başına İdil (=Volga) bölgesini ve Hazar Denizi’ni keşfetmek üzere bir yolculuğa çıktı. Ertesi yıl Urallara gitti ve orada beş yıl kaldı. 1774-1775 yıllarında Sibirya’ya tekrar giden bilgin boya tarihi açısından birçok boya bitkileri ve yerel halkın boyama tariflerini kitaplarında not etmiştir.
[21] Johan Peter Falk (1732-1774), Modern Taksonominin Kurucusu Carl Linnaeus’un (1707-1778) Upsala Üniversitesi’nde öğrencisi ve asistanı olan İsveçli botanikçidir. 1768’de Orenburg keşiflerinden birine liderlik etmek üzere atanarak seyahati İdil (=Volga) havzasından Samara, Astrahan, Urallar, Orenburg, Sibirya ve Tomsk’a kadar 6 yıl sürmüş ve rahatsızlanarak Kazan’a dönmüştür. Hastalıklarının artması üzerine trajik bir şekilde 1774 yılında hayatına son vermiştir. Botanik açıdan katkıları ve notları seyahat arkadaşı J. G. Georgi tarafından düzenlenerek kitap olarak basılmıştır: J. P. Falk, Beytrȧge zur topographischen kenntuiss des Russischen reichs: V. 1-3,Gedruckt bey der Kayserl. akademie der wissenschaften, St. Petersburg, 1785-1786. Falk’un eseri, boyacılıkla ilgili bölümü ve yerel halkların tarifleri ile kullanılan bitki türleri bakımından önemlidir. Kitabının 2. cildinde bulunan 1288 bitkinin tespit edildiği Botanik bölümünü (s. 93-282) hocası Carl Linnaeus’un eşey sistemine göre düzenlemiş ve ayrıntılı anlatımlarına da yer vermiştir.
[22] Samuel Gottlieb Gmelin (1744-1774) Alman hekim, botanikçi ve kâşiftir. Don ve İdil (=Volga) nehirlerini, Hazar Denizi’nin batı ve doğu kıyılarını araştırdı. Kafkasya’da seyahat ederken, Dağıstan’ın Ahmedkent kentinde esaret altında öldü. Henüz 30 yaşındaydı.
[23] Johann Anton Güldenstäd (1745-1781) Alman doğa bilimcidir. Keşif gezisinde Astrahan, Kuzey Kafkasya ve Gürcistan’ı gezdi. Biyoloji, jeoloji, coğrafya ve özellikle dilbilim alanlarında keşifler yaptı; gezi notları Peter Simon Pallas tarafından1787-1791 yılında yayımlandı.
[24] Johann Gottlieb Georgi (1729-1802). Ünlü Biyolog ve Botanik Profesörü Carl Linnaeus’un (1707-1778) öğrencisi olarak İsveç’teki Uppsala Üniversitesinde eğitimini tamamlayan Georgi, Pallas’la birlikte gerçekleştirdiği ikinci seyahatte özellikle coğrafî ve etnografik yönlere ilgi duydu. Sibirya’da iki keşif gezisine katıldı. Baykal Gölü’nün ilk bilimsel araştırmasını gerçekleştirerek gölün etrafını dolaşıp haritasını çıkardı. Rusya’nın geniş toprakları boyunca, İdil (=Volga) bölgesinden Ural Dağları, Batı Sibirya, Baykal Gölü ve Dauria’ya kadar gitti.
[25] P.S. Pallas, 1789, s. 97-110.
[26] P.S. Pallas, En Différentes Provinces de L’Empire de Russie, Et Dans L’Asie Septentrionale, vol. I, Chez Maradan, Libraire, Hôtel de Château -Vieux rue Saint-André-des-Arts, Paris, 1789.
[27] Pallas, 1776, s. 21.
[28] P. S. Pallas, Travels Through The Southern Provinces of The Russian Empire, In The Years 1793 and 1794. Vol. I, London, 1802, s. 233 v.d. Pallas’ın eserlerinde verdiği kökboya ve Türk Kırmızısı’nın hazırlanması süreçlerine dair notlar ayrıca ele alınacaktır.
[29] Mordvalar, gibi İdil-Uralların Fin-Ugor topluluklarındadır ve bölgenin Çuvaş ve Tatar Türkleri ile eski çağlardan bugüne süren yoğun sosyal-kültürel ve dil ilişkileri olmuştur.
[30] I. Lepechin, Tagebuch der Reise durch verschiedene Provinzen des Russischen Reiches in den Jahren 1768 und 1769. Vol. 1, Altenburg in der Richterischen Buchhandlung 1774, s. 74-76.
[31] I. Lepechin, a.g.e., s. 74.
[32] J. P. Falk, Beytrȧge zur topographischen kenntuiss des Russischen reichs: Vol. 1-3, Gedruckt bey der Kayserl. akademie der wissenschaften, St. Petersburg, 1785-1786.
[33] J. P. Falk, 1785-1786, s. 114.
[34] a.g.e., s. 114.
[35] İsfahan, 11. yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklu Türk Devleti’nin başkenti olmuş (1051), Sultan Melikşah şehri imar ve bina etmiştir. İsfahan’ın güney eteklerine yakın bir dağdaki İslâm öncesi kalıntılar üzerine yaptırdığı Şahdiz kalesinin duvar resimlerinin renklendiricileri arasında kökboya bazlı kırmızının kullanıldığını ve İsfahan ve çevresinde kökboya yetiştiriciliği ve ithal merkezi olduğunu Daniel T. Potts’un yazısından öğreniyoruz: “On the history of madder (Rubia peregrina L., and Rubia tinctorum L.) in pre-modern Iran and the Caucasus.” Asiatische Studien – Études Asiatiques 76, 2022, s. 785 – 819. A. Bakır’ın makalesinden ise İsfahan’ın aynı zamanda dokumacılıkta önemli bir ticaret merkezi olduğunu anlıyoruz. Bu yüzden, kökboya tohumlarının İsfahan’dan getirilmesine şaşırmamak gereklidir; bk. A. Bakır, “Ortaçağ İslam Dünyasında Dokuma Sanayi”, Belleten, Cilt: 64 Sayı: 241, 2000, s. 773.
[36] Osmanlı Devleti, Kırım’ın idaresini 1769-1774 Osmanlı – Rus Harbi ile kaybetti. Kırım, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’na aykırı olarak Rus Çarlığı tarafından 1783’te ilhak edildi ve adı Tavrida olarak değiştirildi.
[37] P.S. Pallas, 1802, s. 204.
[38] a.g.e., s. 103.
[39] a.g.e., s. 233.
[40] P.S. Pallas, 1802, s. 223.
[41] a.g.e., s. 223.
[42] a.g.e., s. 224.
[43] a.g.e., s. 225.
[44] a.g.e., s. 225.
[45] a.g.e., s. 230-236.
[46] T. Baykara, “Kökboya”, ARİŞ IV, 1998, s. 68.
[47] W. Tooke, View of the Russian Empire During the Reign of Catharine the Second, and to the Close of the Present Century. III Vol., London, 1799, s. 491.
[48] H. Kara, A. Başer, “Fransız ve İngiliz Seyyahlara Göre 19. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Astrahan Şehri”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 9(2), 2009, s. 119-136, s. 130.
[49] T. Chateau, Étude Historique et Chimique Pour Servir à L’histoire de la Fabrication du Rouge Turc ou d’Andrinople et à la Théorie de Cette Teinture. Chez L’auteur A Aubervilliers, Paris, 1876, III, s. 5
[50] M. Canatar, “Osmanlılarda Bitkisel Boya Sanayii ve Boyahâneler”, Osmanlı Araştırmaları, S. XVIII, İstanbul, 1998, s. 89-105. Bilgin, sicil kayıtlarına dayanarak Ankara, Adana, Alaşehir, Aydın, Arapkir, Antep, Ayıntab, Bursa, Bayburd, Canik, Çorum, Edirne, Elbistan, Ermenek, Erzurum, Gaziantep, Halep, Harput, Hamid, İzmid, Konya, Kayseri, Kırşehir, Kızanlık, Larissa, Larende, Kemah, Merzifon, Manisa, Malatya, Maraş, Malatya, Musul, Osmancık, Sivas, Sakız, Seydişehir, Tokat, Trabzon, Urfa’da boyahanelerin bulunduğunu belirtmiş ve böylelikle Osmanlı vergi sistemi içerisinde memleketin en zengin kaynakları vasıtasıyla hazinenin doğrudan nakit para ihtiyacı hususunda büyük gelir sağladığını ifade etmiştir.
[51] T. Baykara, 1998.
[52] Z. Tez, “Eski Doğu Halılarındaki Boyar Maddeler”, Tekstil ve Makine Dergisi, Cilt: I, Sayı: 6, 1987, s. 329.
[53] C. G. Gilroy, Pastoral Life and Manufactures of The Ancients; Embracing The History of Silk, Cotton, Linen, Wool, &C. &C. Including Observations on Spinning, Dyeing And Weaving., New York, 1845, s. vı, 187.
[54] M. Maas, Readings in Late Antiquity: A Sourcebook, Routledge, London, 2010, s. 340-341’de bk. Procopius, History of the Wars 8.17.1–8 [Procopius, History of the Wars, vol. V, trans. H.B. Dewing (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1928) ss. 227, 229, 231].
[55] I. François: 1515-1547 arasında Fransa kralıdır.
[56] J. B. Vitalis, “Sur l’origine et les progrès de l’Art de la Teinture en France, et particulièrement de l’Art de teindre le Coton en rouge dit des Indes”, Lu à la Société de Commerce de Rouen, 1808, s. 2.
[57] M. J. Girardin, Leçons De Chimie Elementaire Appliquées Aux Arts Industriels, Et Faites Le Dimanche, A L’école Municipale De Rouen. 1846, Paris, s. 706.
[58] C.L.-A.B. Berthollet, 1804, s. vj.
[59] L. Yıldırım Öğüt, “Avrupa Tekstil Baskıcılığının Gelişiminde Türk Kırmızısının Rolü”, Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, Yaz 2014, Sayı: 12, s. 11-22.
| Bu e-yazının atıf gösterimini aşağıdaki gibi yapınız: A. Semin Barutcu (2025) “Türk Kırmızısının İzinde (2) Türk Coğrafyalarında Türk Kırmızısı Üzerine Erken Modern Araştırmalar ve Çalışmalar (16-18. yüzyıllar)”, Kut Kaya Sanatı Yazıları, Yazı #5, 1 Mayıs 2025. URL: https://kutkayasanati.com/turk-kirmizisinin-izinde-2/ |


